Eğer bir şeyle suçlansaydım en iyi tanık ben olurdum. Ne zaman sevdiğim insanlarla konuşsam onların hep suçlu görünmelerini sağlıyor ve bunu bir gülümsemeyle yapıyorum. Çünkü eğer ben suçluysam onlar da suçlular, sizin gözlerinizde daha da suçlular.
Birincisi, çabucak ve soluksuz bir şekilde, ara sıra kendinden nefret nakaratını vurgulayan metaforları kullanarak çizdiği kendi portresiydi. Her konuda mazoşist olan birisi. Bütün hayatı boyunca kendi ihtiyaç ve zevklerini ihmal etmiş. Kendine hiç saygısı yok. O ve arkadaşları caddede yürürken bedeninden kurtulmuş bir ruh olduğunu düşünüyor, omuzdan omuza konan cıvıl cıvıl bir kanarya. Sadece çok narinken diğerlerinin ilgisini çektiğini düşünüyor.
Kendilik duygusu hiç yok. Diyor ki, "İnsanlarla olmak için kendimi hazırlamam gerekiyor. Ne söyleyeceğimi planlıyorum. Kendiliğinden oluşan duygularım yok. Ne zaman dışarı çıksam korku hissediyorum ve kendimi hazırlamam gerekiyor." Kendi öfkesini tanımıyor ve ifade etmiyor. "İnsanlara karşı büyük bir acıma hissim var.
Yürüyen bir klişeyim: 'Eğer insanlara söyleyecek iyi bir şeyin yoksa, hiçbir şey söyleme." Yetişkin hayatında sadece bir kere öfkelendiğini hatırlıyor: yıllar önce kendisine küstah bir şekilde emirler veren bir iş arkadaşına bağırmış. Bundan sonra saatlerce titremiş. Hiçbir hakkı yok. Öfkelenmek aklına gelmiyor. Kendisini başkalarına sevdirmekle o kadar meşgul ki kendine başkalarını sevip sevmediğini sormayı hiç düşünmemış.
"Ne düşünüyordum, biliyor musun?
Hani birkaç hafta önce, ebeveynlerinin sevgisini senden kasten esirgemediğini, yalnızca onlarda verilecek bir sevgi bulunmadığını fark etmiştin,hatırlıyor musun?