Sisli bir sonbahar akşamı —nihayet! nihayet!— Viyana'ya vardığımda, ilk gittiğim yerin neresi olduğunu sana söylememe bilmem gerek var mı? Bavulumu garda bıraktım, bir tramvaya atladım —bana çok yavaş gidiyormuş gibi geliyordu, her durakta öfkeleniyordum— ve evinin önüne koştum. Pencerelerin aydınlıktı, yüreğim deli gibi çarpıyordu. O zamana kadar bana onca yabancı kalmış, onca anlamsız bir biçimde yanımdan geçip gitmiş olan şehir, işte ancak şimdi yaşamaya başlamıştı, ben de ancak şimdi yeniden yaşıyordum, çünkü senin, sonsuz rüyamın artık yakınımda olduğunu seziyordum. Gerçekte senin bilincine, şimdi vadilerin, dağların ve nehirlerin ötesine olduğumdan daha uzak olduğumu elbette hissedemezdim, çünkü seninle benim parıltılar saçarak yukarıya dikilmiş bakışlarım arasında yalnızca pencerenin ince ve parlak camı vardı. Ben hep yukarıya, sürekli yukarıya bakmaktaydım: ışık vardı orada, evin vardı, sen vardın, orada benim dünyam vardı. İki yıl boyunca hep bu zaman parçasını hayal etmiştim, ve şimdi o zaman, artık bana armağan edilmişti. O uzun, yumuşak, bulutlu akşam boyunca pencerelerinin önünde durdum, ta ki ışıklar sönene kadar. Kalacağım yere ancak ondan sonra gittim.
Her akşam böylece evinin önünde durdum. İşte akşamın altısına kadar kalıyordum, zor ve yorucu bir işti, fakat seviyordum, çünkü işin tedirginliği kendi tedirginliğimin...