''....Kardeşlerim, her şeyin içine iyiyi ve kötüyü, öfkeyi ve acımayı, vebayı ve kurtuluşu katan Tanrısal bağışlayıcılık işte burada kendini gösteriyor. Sizi yaralayan, sizi yücelten ve size yol gösteren işte bu felaketin kendisidir. Çok uzun zaman önce, Habeşistanlı Hristiyanlar vebayı, sonsuzluğa ulaşmak için Tanrısal kaynaklı, etkili bir yol olarak görüyorlardı. Buna yakalanmamış olanlar kesinlikle ölmek için vebalı örtülere sarınıyorlardı. Kuşkusuz kurtuluşa ulaşmak için böyle çılgınca bir yolu önermeyiz. Kibre çok yakın, gereksiz bir sabırsızlıktır bu. Tanrıdan daha aceleci olmamak gerekir ve onun kurduğu değişmez düzeni hızlandırdığını ileri süren her şey sapkınlığa yol açar. Ama en azından, böyle bir örnekten alınacak ders vardır. Yalnızca daha bilinçli ruhların, her acının derininde yatmakta olan sonsuzluğun görkemli ışığını görmesini sağlar. Bu ışık kurtuluşa giden alacakaranlık yolları aydınlatır. Eksiksiz biçimde kötüyü iyiye dönüştüren Tanrısal iradeyi açıklar.''
''Ama'' ile ''Ve'' arasında gerektiğinde kolayca bir seçim yapabilirsiniz. ''Ve'' ile ''Sonra'' arasında bir seçim yapmak daha zordur. ''Sonra'' ile ''Ardından''a gelince iş daha güçleşir. Ancak kesin olarak, en güç olan, ''Ve''yi kullanmak gerekip gerekmediğine karar vermektir.
Bununla birlikte, bazı evlerden inlemeler yükseliyordu. Önceleri böyle bir şey olduğunda, sokakta durup kulak kabartan meraklılara rastlanırdı sıklıkla. Ancak, bu uzun uyarı işaretlerinden sonra, herkesin yüreği sanki sertleşmiş gibiydi ve sanki bu ilenmeler insanların doğal diliymiş gibi, herkes bunları duya duya yürüyor ya da yaşayıp gidiyordu.
Gerçekten de, asla hiçbir şey onu ilgilendirmemişti; ne işi, ne dostları, ne kafeler, ne müzik, ne kadınlar, ne de gezintiler. Kentinden dışarı hiç adım atmamıştı.
Tarrou'nun defterlerine bakarsak, işi manifaturacılık olan yaşlı astım hastası elli yaşındayken yeterince çalıştığına karar vermişti. Yatağına yatmış ve bir daha da ayağa kalmamıştı. Oysa ayakta durmak astımına zarar veren bir şey değildi. Küçük bir gelirle yetmiş beş yaşına kadar neşe içinde yaşamıştı. Saat görmeye dayanamıyordu ve gerçekten evinde tek bir saat yoktu. ''Bir saat pahalı ve aptalcadır,'' diyordu. Zamanı kendisi ölçüyordu; özellikle de, günün tek önemli zamanı olan öğle yemeğine sıra geldiği, uyandığı zaman başucunda bulunan biri bezelye dolu iki tencere sayesinde anlıyordu. Aynı ciddi ve düzenli hareketlerle, bezelyeleri tek tek boş tencereye aktarıyordu. Böylece tencereyle ölçtüğü gün içinde belli anları saptıyordu. ''Her boş tencerede bir, bir şeyler yemem gerek,'' diyordu, ''işte bu kadar basit.''