Sodom ve Gomorra, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde dizisinin 1921–1922 yıllarında yayımlanan dördüncü cildidir. Sodom ve Gomorra, eski ahitte ve Kur’anda adı geçen, zulüm, adaletsizlik ve ahlaki yozlaşma nedeniyle yok edilen iki şehirdir. Ancak Proust’un amacı, bu iki şehri teolojik bağlamda hikaye etmekten çok bu şehirleri metafor olarak merkeze alarak modern toplumun iki yüzünü okuyucu ile paylaşmaktır: toplumdaki görünür yüzler ile gizlenen hayatlar.
Sodom ve Gomorra, tarihsel ve dini anlatılarda zulüm, adaletsizlik ve ahlaki yozlaşma nedeniyle yok edilen yerlerdir. Zamanla bu iki isim, yalnızca belirli günahların değil, toplumsal çelişkilerin ve bastırılmış gerçekliklerin metaforu haline gelmiştir. Proust da işte bu çağrışımı kullanarak, toplum içinde bireylerin takındığı maskeleri, ikili yaşamlarını ve görünmeyen arzularını görünür kılmayı hedefler. Bu kitap tam anlamıyla Jung’un arketiplerinin (persona, gölge, anima/animus) hayat bulmuş hali.
Bu ciltte özellikle dikkat çeken tema, eşcinselliğin yalnızca gizlenen bir eğilim değil, toplumsal ilişkileri şekillendiren, kimliği dönüştüren bir yapı olması gerçeğidir. Sosyete salonlarında ya da Vendurinlerin evinde yaşanan olaylar hayatın bizlere öğrettiği bir gerçeği çok güzel sahnelemiş: insanlar sadece bir şeyi saklamaz; aynı zamanda kendilerini, başkalarının bakışı altında sürekli yeniden kurarlar. Bu salonlarda yaşananalar adeta kimliğin, sabit bir öz olmaktan çok bir tür sosyal performansa dönüşmesinin betimlemesidir.
Proust’un önceki ciltlerde koku ve tat gibi duyular aracılığıyla tetiklendiğini anlattığı gayri iradi hafıza anlayışı, bu kitapta bu sefer mekân üzerinden anlatılmış. Proust, mekânlar artık yalnızca geçmişi hatırlatan sabit noktalar değil, hatırlayan benliğe göre sürekli değişen ve yeniden