Edibe Şirin

Edibe Şirin
@Sihiya
‘Sadece Gözleriyle Gülebilen Bir Çocuk’: Mehmet Günsür Orhan Duru’nun çok eskiden yazdığı bir hikâyede geçen şöyle bir cümle kalmış belleğimde: “Sadece gözleriyle gülebilen, korkunç bir çocuk!” Sadece gözleriyle gülebilen bir çocuk! Bu sözler, bundan bir süre önce yitirdiğimiz Mehmet Günsür’e o kadar benziyor ki! Ve sanki onun için yazılmış gibiler… Mehmet’i tanıdığımda, yıl 1972’ydi, O Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydi;-sanırım dokuzuncu ya da onuncu sınıfta! Ben babasıyla, o çok sevgili Nedim (Günsür) Ağabey’le tanışıyordum. O yıllarda (elbette, şimdi de!) en sevdiğim ressamlardan biriydi Nedim Günsür. Sanırım 1970’te, Taksim Sanat Galerisi’nde açtığı bir sergiden, onun Paris’te yaptığı ‘Bisikletliler’ resmini satın aldıktan sonra başlayan tanışıklığımız, giderek, yakın bir dostluğa dönüşmüştü. Tanıdığım en gerçek anlamda efendi insanlardan biriydi Nedim Ağabey; büyük ressamlığının yanı sıra, büyük yürekli biri… Ölümünün beni derinden örselediği biri: Nedim Günsür! 1972 son yazında sevgili Ercan Arıklı’nın kurduğu Artel Yayınları’nda editör olarak çalışmaya başladığımda, önüme konulan ilk iş, bir Casusluk Tarihi Ansiklopedisi idi. İtalyanca basılmış fasiküller ve Fransızca ’ya çevrilmiş daktilo metinlerinin çevirisi ve redaksiyonu ile uğraşırken, Nedim Ağabey, Artel’in yönetim yeri olan Harbiye’deki El Irak Apartmanı’na uğramış, Galatasaray’da okuyan oğlu Mehmet’e çeviri verip veremeyeceğimi sormuştu. Elbette verebilirdim! Nedim Ağabey’e böyle söyledim ve Mehmet’in en kısa zamanda bana uğramasını istedim… Ah bellek, acı bellek! Bir şiirimde böyle yazmıştım. Gerçekten de, Mehmet’in ölümünden sonra acıya dönüşen belleğimde, onun ‘sadece gözleriyle gülerek’ odamdan içeriye girdiği anı hatırlıyorum. 1972 yazıydı ve Mehmet on yedi yaşını sürüyordu. Özellikle,
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
-Aşk ne demek sizce? Bu soruyu soransa, yirmi üç yaşında bir genç. Kitaplarda okuduğu, filmlerde gördüğü aşkı yaşayamamaktan yakınıyor. Cinsel tutkuyla bağlandığı kişileri aramadan da edebiliyormuş dediğine göre ama cinsellik sözkonusu olmadan sevdiklerini haftada en az bir kere görmese, onlarla dertleşmese, büyük bir yalnızlık çekiyormuş. ( bir duygunun böylesine yarılmasında, sanırım salgın pornografinin ve aşk/ coşkuyu aşağılayan sözümona devrimciliğin incitici payı da var.) Pablo Neruda, Yüz Aşk Şiir’ini yazmanın şairliğine kan getireceğini neden düşünmüştü? Turgut Uyar, “Sevgilim” seslenişiyle yazdığı şiirleri neden önemserdi?... İkisi de yeni “seni seviyorum”ları geleneksel tabana gözüpekçe yerleştirmekten kaçınmamışlardı. Kaçınanları bekleyen tehlike, “seni seviyorum”u özellikle seçmeyen değil, zamanla zaten söylemeyen kişiler olabilmeleri. Tomris Uyar- Bütün Yazıları- YKY
Günah keçisi bulma psikiyatristlerin yansıma adını verdiği bir mekanizma yoluyla çalışır.Kötü insanlar kendilerini hatasız gördükleri için başkalarıyla anlaşmazlığa düştüklerinde hatayı onlara yüklerler. Kendi kötülüklerini inkar ettikleri için diğer insanların kötü olduklarını söylerler. Kendi kötülüklerini başkalarına yansıtırlar. Kendilerini asla kötü görmezler; öte yandan sürekli olarak insanların kötü olduklarını söylerler. Baba, kendi ettiği küfürleri oğlunun suçu olarak gördü ve oğlunun kötülüğünü temizlemeye kalkıştı. Ancak ağzı bozuk olanın babanın kendisi olduğunu biliyoruz. Baba kendi kötülüğünü oğluna yansıttı ve terbiye vermek adına oğluna saldırdı.O halde anlamalıyız ki kötülük en çok günah keçisi aramak için yapılır ve kötü olduğunu söylediğim insanlar devamlı olarak günah keçisi ararlar. Kötü insanlar, kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine diğer insanlara saldırırlar. Birey ruhsal olarak gelişmek için gelişme ihtiyacı duymalıdır. Bu ihtiyacı duymazsa, kusursuz olmadığını gösteren her kanıtı ortadan kaldırmak isteyecektir.
Acıyı Gerilerde mi Bıraktın: Behçet Necatigil Yazılmadan kaldı bazı şeyler, gene de yazılmış kadar oldu Behçet Necatigil ( 21 Eylül 1969 tarihli bir mektubundan) On altı yıl öncesi. 11 Aralık 1979, Salı. Öğleden sonra, 15.00 suları. Nüzhetiye caddesi, Beşiktaş, Deniz Apartmanı, 4.Kat, D.33. Burası Behçet Necatigil’in evidir. Hoca, arka odada yatıyor. Kanser. Almanya’ya göndermek istiyoruz. Hasan Pulur, Barlas Küntay’la konuşuyor. Küntay devlet bakanı. Umut kesilmez, diye düşünüyoruz. Belki bir şeyler olabilir. Hiçbir şey olmuyor. Hoca gitmek istemiyor. Arka odaya gidiyoruz. Hoca benildeyip kalkmak istiyor. Güçlükle konuşuyor. Almanya işini açıyoruz. Gitmek istemiyor diretiyoruz. İstemiyor. “ Yok bir şey!” diyor. ( Tıpkı Kamuran Şipal’e yazdığı – ve, bizim çok sonra okuyacağımız mektubunda belirttiği gibi: “Brigge’de bir yer vardı: Hiçbir şey olmadı, yok bir şey- yani, bir netice çıkmadı anlamında değil de, karşılaşılmış bir zararı inkâr, bir sıkıntıyı küçümseme anlamında- Yok bir şey, bir şey olmadı…”) Bir zararı inkâr mı? Hocanın bildiğini bilmiyorduk biz. Söylenmemişti hastalığı. Ama biliyordu, yazmıştı: Genel anestezi altında Sağ ana bronşa girildi Açık mobil ve normal mukoza Sekresyon yok, tümöral bir kitleye rastlanmadı. Dışardan ve sol yandan baskı altında Sol ana bronş Rijit bronkoskopi görülebilen kısmında
Şiir kovandaki bal değildir, balın peşindeki arıdır. Herkesi adil sev, bana iki mızrap fazla vur Bu dizelerin altına Verlaine, V. Hugo yazdığımızdan çevremizdekiler “Aman Tanrım!” diye haykırırlar; Dıranas, Haşim ya da Turgut Uyar dersek “ Güzelmiş!” diye mırıldanırlar. Ya kendimize ait olduğunu söylersek şair çevresi şiiri şiir yapan ögeleri cımbızla ayıklamaya başlar, eksiklerini sayıp döker sen de korkundan dizelerini gizli hazinende saklarsın. Şiir ne Verlainlikte ne Hugolukta ne de Baudelairelikte… Ben şiirin kokusunu hiç dışarda aramadım, karanfil koklayan Necatigil’de rastladım, gül koklayan Fuzuli’de buldum. Anadolu şiirinin zirvesine çıkmak isteyen şair, altı yüz yıllık şiir geleneğini hazmetmeden- şair, kendi ulusunun şiirlerini hazmeden aslandır- şiir dağcılığına soyunmamalı. Sırt çantasına sadece Poe’yu koyan kendi topraklarının kokusunu bulamaz, Teksas’ta çobanlık yapar. Dilin tadına ancak kendi şiirimizle varırız. Anacak belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra Batı şiiri serüveni başlamalı. Onun da yolu yöntemi sağlıklı çevirilerden okumaktır. Sözcüklerin Türkçe karşılıklarını bulup allayıp pullamak sağlıklı bir şiir oluşturmaz. Barış Erdoğan- Teşbih Taneleri – Deneme- Mühür Kitaplığı