Ölmek için bir şey diyemem. Ben hiç ölmedim. Ama evsiz kalmak. Aksak. Hep eksik… Bunu anlıyorum işte. Bunun için işte, onlardan özür diliyorum. Bunun gibi dert yokmuş, artık biliyorum.
Ben bu ülkeyi çok sevsem bile ya ülke artık beni sevmezse? Korktum. O zaman insan hâlâ devam eder mi ülkesini sevmeye?
Ait olmak bu kadar derin bir ihtiyaç demek ki, dedim o günlerde kendime. Öldürseler bile seni, geri o eve dönmek istiyorsun. Neresi olursa olsun ev, yansa kül olsa da, bir evin olsun istiyorsun.
Hrant haklıydı. Ev seni biraksa bile sen evi bırakamıyorsun. Dönüp dönüp yine kalbini, o kalbi kül edecek Anadolu'ya vermek istiyorsun. Kederli bir mecburiyet bu. Ülkeni seviyorsun.
Ve umut, hiç doğru bir sözcük gibi gelmemiştir kulağıma. Kaygan bir sözcük. Bel bağlandığında insanı yarı yolda bırakacak bir sözcük. Çünkü umut olmadıgında ne yapacaksın? Bir şey yapmayacak mısın? İnat ve ısrar daha iyi gelir bana hep. Doğru bildiğinde inat etmek ve vazgeçmemek. Konuşmakta ısrar etmek, gürültünün o pırıltılı endüstrisine yenilmeden ve yılıp susmayı aklından hiç geçirmeden. Dünyada, dünyanın tekerine çomak sokmak gibi. Bazen sırf inattan. Ya da...