Juliet:
Ah sevgili anneciğim, babacığım
Son bulsun bu nefret artık,
Zehir oldu tüm geceler, düşmanıma duyduğum sevgiden
Yalvarıyorum tüm ruhum, benliğim ile sizlere
Nasıl anlatırım onu
Gecemi aydınlatan ışık, biricik aşkım, kocam
Romeo’ya sadık benim ruhum; onunki de bana
Son bulsun bu amansız kavga, Verona hazır kucak açmaya;
Bir sözünüz yeter bu dünyada cenneti yaşamama,
Bu müjdeli haberi kutlamaya…
Kitabı bitirirken, “Acaba Juliet tüm içtenliği ile böyle yalvarsaydı ailesine, farklı olur muydu her şey? Alternatif bir Verona’da günlerce şenlik olur muydu…” diye düşündüğüm satırlar bunlar…
Hayatımda okuduğum ilk tiyatro ve ilk Shakespeare eseri oldu. İlk başta daha öncesinde tiyatro okumadığımdan kaynaklı, sahneleri zihnimde oturtmakta zorlandıysam da sonradan alıştım. Evet, gerçekten de asıl mesele sadece hikayede değil; hikayeyi ele alan kişide yani Shakespeare’de. Onun şiirsel diline alışmam da biraz sürdü…
Eser boyunca, düşünceleri bana en yakın olan Rahip Lawrence oldu. Zaten Romeo’nun ani ve yüksek çıkışlarını dengelemeye çalışan da oydu. Romeo ise platonik aşkını dilinden düşürmezken; bir başkasına - Juliet’e- kendini kaptırdığında uzun süre pek inanmak istemedim. İnanmamak değil de, yer yer abartılmış dramatik geldi düşünce ve söylemleri eser boyunca.
Zaten Rahip Lawrence’ın da Romeo’ya bir yerde -syf.49-dediği gibi “Senin yalnızca ezberden maval okuduğunu, o çok iyi biliyordu.“ Bunu Romeo & Rosaline için demiş olsa da, çok uzun süre Juliet için de aynısını hissettim.
Ah Juliet… Gençlik, ergenlik aşkı, ilk aşkı ve belki de toyluğu; dönemin getirdiği biraz asi sma hanım hanımcık olma isteği, sevgisi…
*Spoiler*
En başa dönecek olursam; ailelerin son sahnede sakince barışması ve hatta taraflar arasında “Romeo da duracak karısının yanında…” sözlerinin