Annem O'ndan korkuyordu ama yine de O'ndan bir şeyler istiyordu. Babam ise O'nun adını ağzına asla almazdı - sanki Tanrı, Rose'un akrabalarından biriydi, onun hiç ilgilenmek istemediği...
Güllerin kırmızısını ve gökyüzünün mavisini hayranlıkla seyrederken, sonsuz bir hayal kırıklığı içini daraltıyordu. Bir mezarlıkta niye bu kadar güzellik vardı? Gerçeklik bunca farklıyken, bu huzur görüntüsü, bu vızıldama, dallardaki kuşların şakıması niyeydi? Gerçek olan ölüm ve evde onu bekleyen kederdi.
Oysa yabaniliğin dışında bir şeydi Gül'deki uzaklık. Bir yerde yaşayıp da oraya bir türlü ait olamamanın verdiği bir çeşit tedirginlik, bir eğretilik haliydi onunkisi.