“Darwin "sözde ahlaki duyu"dan sert bir dille bahseder; ona göre, vicdan azabı, nesnel, buyurucu bir değerler alanına işaret etmez, fakat seçim baskısı altında gelişmiş bir veya daha fazla doğal eğilime ve yatkınlığa indirgenebilir: Ya da yine Sigmund Freud'un indirgemeciliği vardır. Freud bizdeki doğru ve yanlış duyusunu Süperego' nun sert sesi diye yorumlayarak önemsemez; ona göre süperego, aldatıcı otoritesini, ebeveyninin kontrol edici sesini çocuğun bilinçsizce içselleştirmesine borçludur. Bu çeşitli yaklaşımlardan elde edilecek ilginç içgörüler olsa da, bunların hiçbiri ahlaki sezgilerimizin direngen gücünü tam olarak açıklayamaz: zulmün gerçekten yanlış ve kabul edilemez olduğuna dair derin his, ya da sıkıntıda olanlara yardım etmek için elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerektiği hissi. Bu tür normatif gereklilikler söz konusu olduğunda sadece eğilimlere, tarihsel olarak evrimleşmiş yatkınlıklara veya aşılanmış tabulara indirgenemeyecek bir şeyler kalır geriye. Tam da bu nedenle olsa gerek, giderek artan sayıda ahlak felsefecisi, indirgemeci açıklamalar yerine bir tür güçlü ahlaki nesnelciliği tercih etmektedir.”
“Phaidon diyaloğunda bedenin ölümünden sonra ölümsüz âlemin, ruhun hayatta kalması gerektiği söylenirken Platon bunu rasyonel olanın âlemi olarak betimler.”
“Platon'un etkisi, öğrencisi Aristoteles'te de görülebilir; çünkü Aristoteles'in Nikomakhos’a Etik'i, soyut teorik temaşa anlamında bir akıl yaşamından oluşan en yüksek iyi vizyonuna yükselir en sonunda. Ancak Aristoteles anlamlı bir şekilde şunu ekler: "Böyle bir hayat, insanın erişemeyeceği kadar yüksek olacaktır, çünkü onu yaşayan herhangi bir insan, bunu bir insan olarak değil, içindeki tanrısal bir şey sayesinde yapacaktır."
Ebedi kölelik olan hırsınız ve yoldan çıkmış tutkularınız tarafından güdülüyorsanız, insanları ve kurumları yönetmeye kalkmayın; elinizin değdiği her şeyi ifsad edersiniz.