“Jung, çağdaşları tarafından yanlış anlaşıldığını hissediyordu; onun yalnızlığı, tek başına hayal kuran, geri dönmek ve gördüklerini anlatmak için keşfedilmemiş bölgelere giden öncünün yalnızlığıydı.”
“Analist William Alex, Jung'a veda etmek için elinde mezuniyet diplomasıyla onun Zürih'teki evine gitmişti.
Caddenin aşağısında park etmiş arabama kadar bana eşlik etmesine şaşırdım. Jung sessizce yanımda yürüyordu, ağzında piposu vardı, belli ki düşüncelere dalmıştı, ben de hiçbir şey söylemedim. Birden bana döndü ve "Beni neden anlamıyorlar?" diye sordu. Sesinde daha önce duymadığım hem kederli ve sorgulayıcı hem de incinmiş bir tonlama vardı. Tepkisel olarak "onlar" derken neyi kastettiğini bildiğimi hissettim. "Onlar" dışarıdaki dünyaydı, içsel dünya yani insan ruhuyla ilgili keşiflerini, içgörülerini yanlış anlamakta ve yanlış aktarmakta ısrar eden bilim, akademik psikoloji ve psikiyatrinin kurumsallaşmış dinler dünyasıydı. Onun sorusunda, kabul edilen ve bilinenin ötesine bakmaya cesaret eden ve bundan farklı bir şey yapamayan keşifin, araştırmacının yalnızlığını hissettim.
"Dr. Jung, sizi neden anlamadıklarını yaşayan herkes kadar iyi biliyorsunuz. Muhtemelen zamanızın elli ya da yüz yıl ilerisinde olduğunuz için değil mi?" dedim. Kısa bir süre bana baktı, sessizce başını salladı, sonra elini uzatıp benimle tokalaştı.” S. 225-26
“Meister Eckhart ile aynı fikirde olan Jung, Tanrı'nın "ebediyen insanda doğması gerektiğini... Yaratıcının kendini insan bilincinin gözünden gördüğünü” söylemiştir.”
“Orta yaşı, yani otuz beş yaşını geçmiş hastalarım arasında, nihai sorunu dinsel tutumundan kaynaklanmayan yoktur. Sonuçta herkes, her çağda yaşayan dinin inananlarına vermiş olduğu şeyi kaybetmiş olmaktan acı çekmiştir ve doğal olarak inançlarla veya bir kiliseye aidiyetle hiçbir ilgisi kalmamış, kendi dinsel tutumunu geri kazanamamış hiçbiri gerçekten iyileşmemiştir.”