Fakat şunu bil ki, şimdi şu tahtın üstünde tepinen Hintli, yarın Hindistan'da bir tahta oturabilir. Bugün burada bu imparator kabirlerini tekmeleyenin de (burada yüzüme dik dik baktı) yarın, birtakım yeni mezarlar karşısında secde etmesi mümkündür... Kahramanları da, ilâhları da yaratan biziz. İnsanlar, putlarını kendileri yaparlar, Sonra bir zaman gelir, onları yıkarlar. Fakat sonra gene yenilerini yaparlar...
Yoldaş, dedi, yoruldun, Tarlayı sahiplendirmeye uğraşmak zor. Aslını ararsan, bütün bu işlere hiç lüzum yok. Dünyada toprağa sınırları, işaretleri koyan biziz. Bu çizgilerin içindeki yerler, bir zaman benim, bir zaman senin. Bir zaman beyin, bir zaman manastırın. Haydi bir zaman da devletin olsun. Ama o çizgilerin altında toprak her zaman bütün kalır. İşte o bütün olay şey var ya? O, ne bizim, ne çarın, ne de devletindir. O, Allahın malıdır. İşaretler bizimse de, mal sahibi başkadır.
Allahın bu malı üstünde biz, insanlar yaratılalı beri çekişir dururuz...
Yolumuzu, biz mi tayin ederiz? Yoksa birtakım eller, çıktığımız yolculukta bizi, kendi şartlarına ve kanunlarına göre, bu şartların çizdiği istikametlere doğru mu iterler?
Fakat biz Türkler, kendimizi anlatmak için ırk hüviyetimizi hiçbir zaman dile getiremezdik. Irkımızı da bilmez, ya inkâr ederdik. Milletimizin adı geçmek lâzım geldiği zaman kendimize sadece: "Osmanlı!" der, geçerdik. Hatta dilimizin adı bile Türkçe değil, Osmanlıcaydı. Tarihimizin de Osmanlı tarihi olduğu gibi. Reddedilen, inkâr edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı. Umumî kanaate göre Türk, kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı.