İSMAİL KAYA

İSMAİL KAYA
@Siracennur
Eğitimim Dumlupınar İlköğretim ile başladı. Rize SML'den sonra TDE ve S.Y'den mezun oldum.Eğitim-formasyon, Şehadetname-Osmanlıca, Psikiyatri Hemşireliği belgelerini aldım.Osmanlıca Risâle-i Nûr'a devam...
LEYLÂ İLE MECNÛN GÜNLER II
... Hiç kimse layık olamazdı O'na Her soluk pas getirirdi o aynaya Her sel bulandırırdı o billur ırmağı Her taş kırardı o sırça lambayı Her el düşürürdü o çiçeği dalından Koparırdı ve soldururdu al'ından ... Yavaş yavaş aklı yer bitirir tâ içinden Akıl dıştan sapasağlam görünen yemiş gibi Ama içten kurt yeyip bitirmiş gibi Leylâ gidecek, artık söyleyemeyecek O'na söylenecek sözü ölünceye dek leylâ gidecek, kimbilir belki bir daha O'nu hiç göremeyecek ...
Sayfa 21 - Diriliş Yayınları·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
(NASIL, NE ZAMAN, HANGİ VAKİTLERDE DUÂ DAHA MAKBÛLDUR ? )
... Birinci Suâliniz: “Mü’minin mü’mine en iyi duâsı nasıl olmalıdır?” Elcevab: Esbâb-ı kabûl dâiresinde olmalı. Çünki bazı şerâit dâhilinde duâ makbûl olur. Şerâit-i kabûlün ictimâı nisbetinde, makbûliyeti ziyâdeleşir. Ezcümle: - Duâ edileceği vakit, istiğfâr ile ma‘nevî temizlenmeli. Sonra makbûl bir duâ olan salavât-ı şerîfeyi şefâatçi gibi zikretmeli. Ve âhirde yine salavât getirmeli. Çünki iki makbûl duânın ortasında bir duâ makbûl olur. Hem بِظَهْرِ الْغَيْبِ yani gıyâben ona duâ etmek; hem hadîste ve Kur’ân’da gelen me’sûr duâlarla duâ etmek; meselâ اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ٓي اَسْئَلُكَ الْعَفْوَ وَ الْعَافِيَةَ ل۪ي وَ لَهُ فِي الدّ۪ينِ وَ الدُّنْيَا وَ الْأٰخِرَةِ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْأٰخِرَةِ حَسَنَةً وَ قِنَا عَذَابَ النَّارِ gibi câmi‘ duâlarla duâ etmek; hem hulûs ve huşû‘ ve huzûr-u kalb ile duâ etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra, hem mevâki‘-i mübârekede, hususan mescidlerde, hem cum‘ada, hususan saat-i icâbede, hem şuhûr-u selâsede, hususan leyâlî-i meşhûrede, hem Rama­zan’da, hususan Leyle-i Kadir’de duâ etmek, kabule karîn olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyen me’mûldür. O makbûl duânın ya aynen dünyada eseri görünür. Veyahud duâ olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbûl olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, “Duâ kabul olmadı” denilmez. Belki “Daha iyi bir sûrette kabul edilmiş” denilir. ...
Sayfa 123 - Altınbaşak Neşriyat·Kitabı okudu
(İslâmiyyet bizi geri mi bıraktı ?)
(İslamiyyet bizi geri mi bıraktı ?) Üçüncü İşaret: Ehl-i bid‘a diyorlar ki: “Bu taassub-u dînî, bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa taassubu bıraktıktan sonra terakkî etti.” Elcevab: Yanlışsınız ve aldanmışsınız. Veya aldatıyorsunuz. Çünki Avrupa dinine mutaassıbdır. Hatta bir âdî Bulgar’a veya bir nefer-i İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a, “Sarık sar, sarmazsan hapse atılacaksın!” denilse, taassubları muktezâsınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hakāreti yapmayacağım.” Hem tarih şâhiddir ki, ehl-i İslâm ne vakit dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakkî etmiş. Ne vakit salâbeti terk etmiş ise, tedennî etmiş. Hristiyanlık ise bil’akistir. Bu da mühim bir fark-ı esâsîden neş’et etmiş. Hem İslâmiyet, sâir dinlere kıyâs edilmez. Bir müslüman İslâmiyet’den çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabûl edemez. Belki Cenâb-ı Hakk’ı dahi ikrâr edemez. Ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz. Belki kendinde kemâlâta medâr olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hâriçte olsa, musâlaha etse; dâhilde olsa, cizye verse, İslâmiyetçe hayatı mahfûzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünki vicdanı tefessüh eder. Hayat-ı ictimâiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki Hristiyan’ın bir dinsizi, yine hayat-ı ictimâiyeye nâfi‘ bir vaz‘iyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabûl eder. Ve bazı peygamberlere inanabilir. Ve Cenâb-ı Hakk’ı bir cihette tasdîk edebilir. ...
Sayfa 323 - Altınbaşak Neşriyat·Kitabı okudu
(SÜFYAN-DECCAL)
Beşinci Mes’ele: Rivâyette vardır ki: “Âhir zamanda Deccâl gibi bir kısım şahıslar, ulûhiyet da‘vâ edecekler. Ve kendilerine secde ettirecekler.” اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te’vîli şudur ki: Nasıl ki padişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de, tabîiyyûn ve maddiyyûn mezhebinin başına geçen o eşhâs, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nevi‘ rubûbiyet tahayyül ederler. Ve raiyetlerini, kendi kuvvetleri için kendilerine ve heykellerine ubûdiyetkârâne serfürû ettirirler, başlarını rükûa getirirler, demektir.
Sayfa 284 - Altınbaşak Neşriyat
Îmânsız İslâmiyet sebeb-i necât olmadığı gibi, İslâmiyetsiz îmân da medâr-ı necât olamaz. ... Evrâd-ı Bahâiye’de şehâdet getirdiğim vakit عَلٰي ذٰلِكَ نَحْيٰي وَعَلَيْهِ نَمُوتُ وَعَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihâyetsiz bir tarafgîrlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakîkat-i îmâniyeyi fedâ edemiyorum. Bir hakîkatin bir dakika aksini farz etmek, bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakāik-i îmâniyenin vücûd bulmasına bilâ-tereddüd vermesine nefsim itâat ediyor. وَاٰمَنَّا بِمَٓا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَاٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ وَصَدَّقْنَا dediğim vakit, nihâyetsiz bir kuvvet-i îmân hissediyorum. Hakāik-i îmâniyenin her birisinin aksini aklen muhâl telakkî ediyorum. Ehl-i dalâleti nihâyetsiz ebleh ve dîvâne görüyorum. ...
Sayfa 26 - Altınbaşak Neşriyat·Kitabı okudu