Cem Vardar

İktisadi ve Mali Kurumlar
Klasik dönem Osmanlı toplumundaki en önemli iktisadi ve mali kurum, hiç şüphesiz tımardır. Tımar düzeni, para kullanımının sınırlı kaldığı bir ortamda, devlet mülkiyeti altındaki topraklarda köylü üreticilerden toplanan vergi gelirlerinin sipahi ağırlıklı bir orduya dönüştürülmesini sağlıyordu. Böylece tımar sadece toprak düzeninde değil, özellikle de mali ve askeri açılardan anahtar bir kurum durumundaydı. Ancak bugün Osmanlı devleti ve uygarlığıyla sıkı sıkıya özdeşleştirilen bu kurumu, Osmanlılar fethedilen tüm topraklarda yerleştirmeye çalışmadılar. Doğu Anadolu, Bağdat, Basra, Mısır, Yemen, Eflak, Boğdan, Gürcistan ve kuzeybatı Afrika gibi daha uzak ve merkezden oldukça esnek biçimde yönetilen bölgelerde, Osmanlılar vergi toplamaya önem vermekle birlikte, varolan toprak düzenlerine ancak sınırlı biçimlerde müdahale etmişlerdir.
Sayfa 4 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Cem Vardar
Örneğin imparatorluk ve devlet için büyük önem taşıyan Mısır'da tımar yerleştirilmemiştir. Mısır'da toprak düzeni ve mali uygulamalar Nil vadisi ve deltadaki sulu tarımın gereksinimleri ile yerel toplumsal yapılara bağlı olarak biçimlenmiştir
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
....Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde... Biri, silsile-i nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i felsefe, silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse; âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur. (Otuzuncu Söz/Birinci Maksad)
Din
Cem Vardar
....Evet Nemrudları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren, eski Mısır ve Babil'in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususî olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır. Evet tabiatın perdesi ile Allah'ın nurunu görmeyen insan, herşeye bir uluhiyet verip kendi başına musallat eder.
Nil efsanesi
Nil'in kaynağı ne olursa olsun, çoğu yazar sularının özel olduğu konusunda hemfikirdi. Öyle ki, Nil'in suyu dünyadaki diğer sulardan üstündü. En az Galenos kadar büyük bir isim de Nil'in suyunun tüm vücutlar için iyi olduğunu ve diğer tüm sulara tercih edildiğini yazmıştı. İbni Sina da Tıbbın Kanunu'nda (el-Kanun fi't Tıb) Nil'e methiyeler düzüyordu. Keza, 16.yüzyılda yaşamış bir Osmanlı aydını olan Mustafa Ali Beye göre, Nil "son derece lezzetli; çamurlu görünümüne rağmen, tüm letafetiyle sindirime faydalı, saf ve tatlı bir sudur."
Sayfa 126 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Cem Vardar
El-Hicâzî, hem Nil sularının insan ve hayvan kullanımına uygun olduğu hem hastalığın Nil'in suyundan değil, suyun içindekilerden geldiği konusunda İbn-i Rıdvân'la aynı fikirdedir. Nitekim El-Hicâzî, Nil sularının şifalı tadını ve saflığını öve öve bitiremez. Hastalık tehlikesi, yabancı partiküllerin, kirin ya da vücudun kendi savunma gücüyle karıştığında veba başlangıcına yol açabilecek diğer maddelerin suya sızmasıyla ortaya çıkıyordu.
....Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz. (Yedinci Şua/Âyet-ül Kübra/16. Mertebe)
Din
Cem Vardar
...Hem imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu'cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki; o zamanın hükümranı olan bütün efkâr ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; imanı dahi emsalsizdir. (Yedinci Şua/Âyet-ül Kübra/16. Mertebe) Şualar - 129
O zamanın yabancı gazetelerinde çıkan bazı haberler...
Bu kadar sık ve bu kadar gürültü kopartarak yapılan bütün bu müdahalelerin ve tehditlerin karşısında Babıâli'nin kendi kendisine şunu sorması doğal değil mi: Henüz onaylanmamış bir imtiyazı elinde bulunduran şirket, Fransa'nın himayesi sayesinde Mısır'da daha şimdiden bir tür hâkimiyet kuruyorsa, kanal bittikten sonra, bu şirket daha büyük bir ticari hareketin hakemi halini aldığında, ayrıca bir de Mısır'ın en tehlikeye açık sınırında güçlü, kalabalık ve Mısır toprağında kök salmış bir koloni kurduğunda ve üstüne üstlük bütün iddialarında yabancı bir gücün himayesine sahip olduğunda neler olmaz ki?
Sayfa 158 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Cem Vardar
Menfaat üzere çarkı kurulmuş olan siyaset-i hazıra; müfteristir, canavar. Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen; merhametini değil, iştihasını açar. Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister...