Bir cariye bir oğlan doğurduğunda cinsel ilişki biterdi. Basit bir denklemdi: bir kadın, bir oğul. Amasya'daki haremde her ana oğul ayrı bir dairede kalırdı ama her gün harem koridorlarında veya odalarında diğerleriyle karşılaşırlardı. Gülbahar gibi kadınlar müstakbel padişahların anneleri gibi görülmekteydi, sorumluluk ve üstünlük, fırsatlar ve riskler barındıran bir konumdu bu. Hepsinden öte haseki sultanlar oğullarını hayatta tutmak zorundaydı, sonraki görevleri de oğullarının şehzadelere yaraşır bir eğitim almasını sağlamaktı. Amasya'daki ilk yıllarda, erkenden büyüyen Selim Osmanlıca (sarayda kullanılan dil), Arapça (Kuran'ın dili ve dini ilimlerin temeli) ve Farsça (edebiyat ve şiirin dili) öğrenmişti. Bir şehzadenin eğitimi ayrıca okçuluk, hekimlik, ferman yazma ve avcılık derslerini de içeriyordu. Bu arada Gülbahar ve hizmetindekiler ona dua etmeyi, giyinmeyi ve ileride nasıl bir padişah olacağını öğrettiler. Böylece -genellikle efsanelere konu edilmiş, halktan birinin hayal bile edemeyeceği kadar gösterişli ve güzel donatılmış olan- harem, aslında haremden çok bir okul işlevi görüyordu...