"Samimiyet... Lakin bu sizin hiç sevmediğiniz bir şey..." dedi.
"Bilakis matmazel, bilakis... Ben Paris'e geldiğim günden beri yalnız samimiyetsizlikten, yalnız samimiyetsizlikten müştekiyim (şikayetçiyim). Günün birinde burada ölecek olursam sebebini en açlıkta ne susuzlukta, ne de hastalıkta arayınız! Emin olunuz ki yalnız samimiyetsizlikten gebereceğim."
"Onu seviyorum. Onu, şu dakikada ölesiye seviyorum; çünkü ondan uzağım. Çünkü onu, bütün o yapmacık samimiyeti, bütün o aklı başka yerde tavırlariyle yanıbaşımda görmüyorum. Görünce tekrar soğuyacağım."
"Yalnızlık... Lakin bir şehrin gürültüsü içinde, pencereleri bir işlek caddeye bakan bir odadaki yalnızlığı değil, tam manasiyle bir kır ortasında, sessizlik, tembellik ve tahayyülle dolu bir yalnızlık istiyordu."
"İlahi misyon! Fakat gerçekten insanda böyle bir sıfat var mıydı? İnsan denilen mahluk haddi zatında bütün hayvanların en kötüsü, en faziletsizi, en ihtirasları, en egoisti, en şerri değil miydi? Ve bütün kanunlar, bütün sosyal ve moral prensipler hep onun korkunç instinct'lerine gem vurmak için konulmamış mıydı? Kanunlar ve moral prensipler..."