Bir gün odamın penceresindeydim. O gün hangi kitabı okuyordum bakayım? Of! Kafamın içi karmakarışık! Neyse kitap okuyordum. Pencerem bir meydana bakmaktaydı. O sırada bir tef ve şarkı sesi işittim. Daldığım düşüncelerden böylece rahatsız edildiğim için meydana baktım. Benim o andagörmekte olduğumu başkaları da görüyorlardı. Fakat bu, insan gözü için yaratılmış bir manzara değildi. Vakit öğle üzeriydi. Güneş pırıl pırıl parıldıyordu. Kaldırımların üstünde bir kız dans etmekteydi. Öyle güzel bir kızdı ki, Tanrı görse, onu Meryem Ana'dan üstün tutardı, kendine ana diye seçerdi Tanrı dünyaya geleceği sırada bu kız da yaşamış olsaydı, muhakkak ki ondan doğmuş olmak isterdi! Bu kızın enfes siyah gözleri vardı. Siyah saçlarının birkaç teli, güneş vurdukça, sarı sırma gibi ışıldıyordu. Öyle kıvrak dans ediyordu ki, hızdan ayakları görünmüyordu. Başının etrafında, saçlarının arasında yuvarlak madeni levhalar vardı. Bunlar da gün ışığında parıldıyor, alnında yıldızlardan bir taç meydana getiriyordu. Pullu elbisesi, tıpkı bir yaz gecesi gibi, binlerce mavimsi kıvılcım saçmaktaydı. Çevik, esmer kollarını belinin etrafında bir kuşak gibi kavuşturup kavuşturup çözüyordu. Vücudunun biçimi harikulade güzeldi. Bu vücut
güneşin ışığı içinde ayrıca ışıklı bir şeymiş gibi insanın gözünü alıyordu.
İşte bu kız sendin. Şaşırmıştım, sarhoş gibi olmuştum, büyülenmiştim.