Anlamayana anlatmak da bir tür kanser çeşididir.
Hz. Mevlana'nın çok sevdiğim bir sözü vardır :
"Sen ne söylersen söyle,
Söylediğin karşındakinin anladığı kadardır".
Bir diğer değişle de anlamadığı kadardır.
Anlamak isteyenin sessizliğimden bile anlayabileceği bu hayatta, kendimi anlatmak için dilimde bitirdiğim tüyün haddi hesabı yok.
Eskiden kendimi anlatmak için boğaz patlattığım o günler, hiç de özlemiyorum sizi. Özlemeye niyetim de yok. İnsanın kendisine yaptığı en büyük işkence, anlamayana anlatmaya çalışmaktır.
Zamanında Kendime bu işkenceyi ben de yaptım.
Keşke diyorum bazen, keşke zamanı geri alabilme şansım olsaydı da geçmişe dönüp beni anlamayana bırakın kendimi anlatmaya çalışmayı, yüzlerine bakmazdım.
Bazen oluyor işte böyle. Yaşamadan göremiyorsun hiçbir şeyi. Gördüğünde Belki de bir şey anlam ifade etmiyormuş gibi geliyor ama o noktada bir nebze daha olgunlaşmıyor sun.
Bu noktada Uğur Gökbulut'un şu cümlesine katılmamak elde değil:
"Yeri geldiğinde gülüp geçmeyi öğren.
Laf anlamayana laf anlatmaktan, bir şeyleri değiştirmek için çırpınmaktan ve insanlıktan nasibini almamışlarla uğraşmaktan daha az yorar seni."
Bunu uyguladıpımdan beri yorulmuyorum. Susuyorum ve uzaklaşıyorum. Bu durumda kendilerini haklı zannedeceklerini de adım gibi biliyorum ama ben yine de bunu göze alıyorum ;varsın onlar kendilerini haklı zannetsin.
Ben artık anlamayana anlatmıyorum.
Bu noktada Dostoyevski'nin şu sözüne kulak veriyorum :
"Sırf kalp kırmamak,
Kendine yakışanı yapmak için cevap vermediğim herkes, kendini haklı zannetti."
#SonerAtabek #Yazar #kitap #kitablar