Feminizmin kendisi hiçbir zaman özel bir hareket olmadı. Kısmen siyasetçilerin elinde bir araç, kısmen de daha derin bir toplumsal dramı yansıtan bir gölge olay oldu. Kadınlar hiçbir zaman ayrı bir kast oluşturmadılar. Doğrusu tarihte bir cinsiyet olarak rol oynamak peşinde olmadı kadınlar. Kadının ten olarak, yaşam olarak, içkinlik veya Başka olarak yükselmesini isteyen öğretiler, kadınların taleplerini hiçbir şekilde dile getirmeyen eril ideolojilerdir.
Pozitivizm dininin İnsanlık tapınağında, insanlara tapınmaları için sunacağı varlık kadındır, ama kadın bu kültü ancak ahlaklılığıyla hak eder; erkek eylerken, o sever. Erkekten daha derin bir biçimde özgecidir. Ama positivist sistem uyarınca kadın yine aile içine kapatılmış olarak kalır; boşanması yasaktır ve dulluğunun sonsuza kadar sürmesi tercih edilir; ne ekonomik ne siyasal bir hakka sahiptir, yalnızca bir zevce ve eğiticidir.
Dugas şöyle yazıyor: "Rüya ruhsal, duygusal ve zihinsel bir anarşidir; bu, kendi başlarına kalan ve kontrolsüz veya amaçsız davranan işlevlerin bir oyunudur, rüyalarda ruh, ruhani bir robota dönüşür"