Asırlarca yerin altında saklanmak, nefes almadan yaşamak ve bir yaratığa dönüşmek istiyordum. Binlerce kolu, binlerce gözü, pençeleri, zehir saçan dili olan, ama çok iyi yürekli, hayırsever bir yaratık. Kurulan onca sofra boşa çalarsa, yakılan mangallar sönerse, nağmeler uçarsa, gülüşler unutulursa gelip her şeyi bir anda toparlasın, yerli yerine yerleştirsin, olan biteni hatırlatsın diye. Kırılmıştım, çok kırılmıştım. Ben kırık biriydim, bana ve file fırsat verilmeliydi. Bu bir rüyaydı. Yine de fırsat verilmeliydi.
Ben oyun oynamayı sevdiğimden düştüm. Bazı zamanların içinde pürneşe, pürtelaş, pürdikkatsiz gezinen kelime ordularını nişanlayabilseydim kalıcı körlüklere sebep bir ilah ışımasına sahip olurdum. Ama zamansız, nefesi küf kokulu oyunlardan düştüm. Ben, ben olmamak çabasında yeterince ben olamadım. Ben oysa, bir zamanlar fazlasıyla gençtim.
Her yaşın kendine göre bir güzelligi yoktu. Emin olduğun, farkında olduğun hiçbir yaşın güzelliği yoktu. Yaş öyle bir şey olacaktı ki, sen bilmeyecektin. Sana yaşını sorduklarında şaşıracaktın, şöyle bir durup hesaplamak zorunda kalacaktın. Yaş günü hediyesi verenlere ajan provokatör gözüyle bakacaktın. "Benim yıllarımı paketlemeyen ulaan, bırakın dağınık kalsın!"diye bağıracaktın.