Düşkırıklığı dediğim zaman eskilerin "sükût-i hayâl" dedikleri şeyi kastetmiyorum. Hayal kurmakla başım hiç hoş değildir. Gelecekten beklediği nelerse onları kafada keyfince şekillendirip sonra onlara uymayan durumlarla karşılaşınca hayalleri yıkılan kimselerden değilim. Güvendiğim dağlara kar yağmış falan değil. Derinden bir düşkırıklığı benimkisi. Geçen her gecenin leyle-i kadr, karşılaştığım her kişinin Hızır olmadığını anladığım zaman kırılıyorum. Böylece kırılan bir düş haline dönüştüğümü görüyorum. Evet, bizzat kendim bir düşkırıklığıyım, kırık bir rüyayım ben. Ve hepimiz öyleyiz.
Halbuki, tabiatım ne bir ödevi tamamlama, ne de bir görevi üstlenme zevkini arayan bir tabiattır. Eski kuşakların "vazifeşinas" dedikleri kişilerden değilim. Beni tahrir vazifelerine aklım bağlıyor. Aklım beni 'düşkırıklıkları karşısında yılgınlığa kapılma' diyerek uyarıyor. Yılgınlığa kapılırsam ortama uyacağım ve beni düşkırıklığına uğratanların suçuna ortak olacağım.