Giriş Yap

Joseph Conrad

Yazar
7.2
1.575 Kişi
Tam adı
Josef Korzeniowski
Unvan
Polonya Asıllı İngiliz Yazar
Doğum
Ukrayna, 3 Aralık 1857
Ölüm
Bishopsbourne , İngiltere, 3 Ağustos 1924
Yaşamı
1857'de Polonyalı bir anne-babadan Ukrayna'da doğdu. Asıl adı Josef Korzeniowski'ydi. Sürgün edilen anne ve babasıyla birlikte Rusya'ya gitti. 1874 yılında bir Fransız gemisinde denizcilik hayatına başladıktan sonra 1884'de bir İngiliz denizcilik şirketine geçti ve İngiliz vatandaşı oldu. Denizcilik hayatı 1894'e kadar sürdü. Bundan sonra kendini yazmaya verdi. Ancak bu yıllar arasında, hikaye ve romanlarının pek çoğuna konu ve tema sağlayan denizcilik hayatından alacağını almıştı. 1924 yılında ölen Conrad, anadili olmamakla birlikte İngiliz dilinin en önemli yazarları arasında yeralmayı başardı. Dilindeki belli belirsiz yabancılığı, anlatmayı sevdiği iç dünyaları, çeşitli yorumlara açık çetrefil kişilikleri anlatmakta başarıyla kullandı. Nostromo (Çeviren: Mehmet H. Doğan, Adam Yayınları), Nigger of Narcissus, Lord Jim, Victory (Zafer, Çeviren: Armağan İlkin, Adam Yayınları), Secret Agent, Under Western Eyes (Razumov'un Öyküsü, Çeviren: Ayşe Yunus-Zafer Bakırcı, Alan Yayıncılık) ve The Heart of Darkness en önemli eserleri arasındadır.

İncelemeler

Tümünü Gör
254 syf.
‘Karabasan Tohumları Arasında Yorgun Bir Hac Gezisi’
Doymak bilmez insanoğlunun iştahını kabartan yeni dünyanın nimetlerine ulaşmak gibi aptalca düşler uğruna acımasızlığın sınırlarını zorlayan bir avuç istilacının yarattığı kaosun içinden çıkıp, karanlığın yüreğine bir yılan gibi kıvrılarak yol alan, incelikli bir dehşet.Yazarın hayat tecrübesi, ya da haddinden fazla melankolik hâlet-i rûhiyesinden olsa gerek; dingin bir teşrinievvel sabahını karşılar gibi; kan donduran tepkisiz bir anlatımla neşrediyor bu dehşetengiz enstantaneyi. Konu kötülüğe geldiğinde, hukuki yaptırımlardan münezzeh insanların ehil olduğu eylemler karşısında duyacağınız şaşkınlık; kargaşa halindeki bütünden gerçeklikliğin seçilmesini engelleyen sisli atmosferle birleşince; maruz kaldığımız kurgu bağrımızda bir taş, karnımıza isabet eden okkalı yumruk gibi iniyor bünyeye.Biz de çaresiz, bu batalık zeminde bata çıka ilerliyoruz, bu kibirli Avrupalıların yanında. Lakin işler onların beklediği istikamette gitmiyor.Zaman geçtikçe kin ve korku dolu bakışlarını patlayan mermiler gibi beyaz adamların üzerine boca eden yerlilerin manevi ağırlığını ruhlarında, vücutlarında ezici bir rehavete dönüşen keşfedilmemiş yabanın dehşetini ise zihinlerinde hissediyorlar. Attıkları her adım vahşi diye niteledikleri insanların kestirilemez tehlikelerle örülü topraklarına değil,kendi ruhlarının karanlığındaki bilinmezliğin kalbine mühürlüyor onları.Belki de dayanılmaz olan buydu, insanoğlu kendi ruhundaki karanlıkla ancak -baş aktörü kendisinin olduğu- böylesine derin ve süfli bir kötülük sarmalından geçerek yüzleşebilirdi..Ama ne yazık ki, bu karanlığın üstesinden gelemediler. Üstesinden gelemedikleri şeyden de -her insan gibi- nefret ettiler.Ne de olsa bu; gerçek hayatta olduğu nispette içsel de bir hac yolculuğdu, ve düşman yaratmak adına ‘yaftalanıp lanetlenen’ şeytan da, insanın içindeki ‘öteki’den başkası değildi. Zaten kim kötülük konusunda insanoğlunun muhayyilesine kafa tutabilirdi? Kendi zalimliğini görmeden, karşı tarafın masumiyetinden rahatsız olmadan; çürümüş bir leş için birbirine saldıran asalaklar gibi; ilkel amaçlar uğruna kalleşçe saldırdılar masumların üzerine.Gücü yetenin kötücül bir kibirle kendini ‘Tanrı’ ilan ettiği bu acımasız evrenin kanlı tacını geçirdiler yaşarken çürümeye yazgılı boş kafalarına. Çok aşağılık ve açgözlü bir biçimde çöreklendikleri topraklarda, haksız kıyımların efendisi oldular.Ve katledilenleri ‘insan’(!) olarak saymadıkları için, hiçbir yargı önünde hesap vermediler.Onlar vicdanlarda mahkumlar.İnsanlık tarihinde kötülüğün yanında saf tutan milyonlarcası gibi. Kitapta bir çok bölümde geçen karanlık metaforu tam olarak neyi ima ediyor, kestirmek güç. Yerlilerin -kaderleri gibi- siyah derisini mi, istilacıların kalpleri mi, yoksa yaşananların utancı mı? Belki de hepsi.Okurken sık sık, Nietzsche’nin biz ona baktığımızda, onun da bizim içimize bakacağından söz ettiği uçurum geldi aklıma.#153840008 Uçuruma bakma kararlılığı gösterenlerin geçireceği dönüşümün asla tek taraflı olmayacağı hakkında bir uyarı ateşiydi bu biz huzursuzlara. Yeni keşfettiğim bu edebi kabiliyetle zihnimin enginlerinde uçurtma misali avare süzülen soruların ipleri biraz daha birbirine girerken, içsel yolculuğumun merdivenine bir basamak daha eklemiş olmanın sevincini yaşıyorum.(Merdiveni çıkmıyorum yalnız dikkatinizi çekerim, önce tamamlanması lazım.)Kendi içine bakmaya cesaret gösteren insanlar olmamız adına, bu şart bence.Bizler bunu hakediyoruz. Keyifli okumalar!
·
6 yorumun tümünü gör
Reklam
168 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!
Joseph Conrad’ın kaptanlık yılları anılarından beslenen “Karanlığın Yüreği”, feribot kaptanlığı yapan Charles Marlow’un Kongo nehri üzerinden Afrika’nın derinliklerine yaptığı seyahati anlatıyor. 20. yüzyılın en iyi 100 İngilizce romanı arasında sayılan eser, “uygar” beyazların “vahşi” Afrika yerlilerine “medeniyet götürme” adı altında yaptıklarını paylaşıyor okuyucusuyla. Bu çarpıcı romanın Francis Ford Coppola’nın müthiş filmi “Apocalypse Now”a da ilham kaynağı olduğunu söyleyeyim. İzlemediyseniz, bu filmi de şiddetle tavsiye ederim. Yaşanan dönemin tarihi hakkında 1000kitap.com/Nordavind o kadar güzel yazmış ki, üzerine bana söz söylemek düşmez; onun o muhteşem incelemesini şuraya bırakayım: #28491745 Belçika’nın bugünkü zenginliğinin kaynağı olarak gösterilen ve ülkede ismi hala meydanlarda, caddelerde, bilumum heykel ile yaşatılan Kral Leopold’ün, bakir orta Afrika’nın elmas başta olmak üzere fildişi, kauçuk ve palmiye yağı kaynaklarını nasıl sömürdüğünü, köleliğe karşı çıkan yerlilere ne gibi işkenceler uyguladığını ve para uğruna benzerini tüm kıtada yapan “medeni” dünyanın bu olanlara nasıl göz yumduğunu bu muhteşem incelemesinde çok başarılı anlatmış 1000kitap.com/Nordavind Yazarımız Joseph Conrad Polonya asıllı bir İngiliz. Uzun yıllar gemi kaptanlığı yapan ve 10 yıl da romanda bahsi geçen Belçika şirketi için Afrika kıtasında çalışan Conrad, o dönem gördüklerini kahramanı Charles Marlow ağzından paylaşmış okuyucusuyla. Efsanevi başarılara sahip fildişi tüccarı Kurtz hastalanmıştır ve bu basit gemi kaptanının görevi Kongo nehrinin derinliklerinde ilerleyip onu kurtarmaktır. Yolculuğu sırasında, nemli ve puslu ırmak kıyılarındaki seyahatindeki gözlemlerini; gözlerini para hırsı bürümüş şirket yetkililerini, gemide çalıştırılan zenci köleleri, yamyamları, kıyılarda bekleşen yarı çıplak, korkmuş ve aç yerlileri, yine bir buğunun arkasından bakıyormuşçasına yalın, etkileyici bir dille aktarır Marlow. Kurtz şirketin en başarılı fildişi toplayıcısıdır; zalimliği ile yerli halkı yönetimi altına almış, isyancıların kafalarını kestirip evinin çevresine astırmış, ancak yerlilerin dilini ve kültürünü öğrenmek için de çabalamıştır; bu yüzden çevredeki diğer “medeni” beyazların hepsinden daha fazla yerlilere yakın ve hepsinden farklıdır. Marlow’un önceleri büyük bir merak, tanıdıktan sonra ise saplantılı bir hayranlık beslediği Kurtz; iradesi, aklına eseni yapabilme gücü, zalimliği, ama halkına kısmen saygısıyla da o yörenin “Tanrı”sıdır. Conrad’ın efsanevi karakteri Kurtz’un gerçek bir kişiden esinlendiği düşünülmektedir. Bu konuda çeşitli varsayımlar olsa da (Conrad'ın vapurunda hastalanıp ölen ajan Georges-Antoine Klein ve Kongo dillerini bilen Arthur Hodister) yaygın görüş Belçikalı sömürge birliğinin seçkin subayı Yüzbaşı Leon Rom olduğu yönündedir. Conrad Afrika’daki Avrupa sömürüsünü eleştirirken güç, inanç ve ahlak anlayışını da masaya yatırır. Romanda acı şekilde belirtildiği gibi yerlilerin tek silahı, “bir kuşa bile zarar vereceği şüpheli” oklarıdır. Karşılarında top ve tüfekle yapılan soykırım, hedeflenen ticaretin karlılığını arttıran, ancak insanlığın tüm temel değerlerini öldüren acımasız bir güç gösterisidir. Kurtz’un “Vahşi Geleneklerin Bastırılması İçin Uluslararası Cemiyet” adına yazdığı, yerlilere “medeniyet” ve “inanç” götürüldüğünü iddia eden ve “ülkeyi uygarlaştırmak için bütün vahşileri yok edin!” diye biten karanlık bildiri de bu ikiyüzlülüğün iğrenç simgesi olarak Conrad tarafından sergilenir. Özünde Marlow yaşananları aktardıkça okuyucu, beyaz “uygar insanlar” ile korkunç olarak resmedilen yerli “vahşiler” arasında fark olmadığını acı ile fark eder. “Medeniyet denen tek dişi kalmış canavar” kıtayı büyük bir ahlaksızlıkla süpürürken, güya bayraktarlığını yaptığı bütün insani değerleri de ayaklar altına almaktadır. Ve para, maalesef, her türlü ahlaksızlığın üstünü yine güzelce kaplar…
·
2 yorumun tümünü gör
117 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Bir gezi teknesiyle dört kişi yola koyulur. Bu yolcuları birbirlerine bağlayan en önemli şey denizdir. Bunlar arasında hem denizci hem de seyyah olan Marlow, Kongo nehriden Afrika topraklarına yaptığı yolculuğu tüm detaylarıyla anlatmaya başlar. Hikayesi hem hüzünlü hem de dehşet vericidir. Her şey Avrupa merkezli bir ticari kuruluşun kaptanı olarak göreve alınmasıyla başlamıştır. Şirket kaptanlarından birisi yetkililerle çıkan bir çatışmada öldürülmüş ve yerine Marlw kaptan olarak atanmıştır. Afrika yolculuğunda yaşamı boyunca zihninden silinmeyecek olaylarla karşılaşmıştır. Sömürge düzenine tanıklık etmiş, fildişi ticaretiyle uğraşan ve büyük şirketlerden birinin yöneticiliğini yapan Bay Kurtz ile yakından ilgilenmiştir. Yerliler üzerinde olandışı bir nüfuzu olan Kurtz ağır hastalanmış ve Marlw onu ülkesine götürmek üzere harekete geçmiştir. ... Hacmi küçük, okunması zor kitaplardan. Dikkatli ve sabırlı bir okursanız; çok çarpıcı, etkisinden uzun süre kurtulamayacağınız satırlarla karşılaşabilirsiniz. Beni çok etkileyen bir alıntıyla yazımı noktalayım: "Yavaş yavaş ölüyorlardı - bu çok açıktı. Düşman değillerdi, suçlu değillerdi, artık dünyevi hiçbir şey değillerdi; yeşilimsi karanlığın içinde karmakarışık uzanmış hasta ve aç kara gölgelerden ibaretti bunlar. Süreli sözleşmelerle kıyının tüm girintilerinden getirilmiş, uyum sağlayamadıkları bir ortamda kaybolmuş, bilmedikleri yiyeceklerle beslenmiş, hastalanmış, verimsizleşmişlerdi ve buraya kadar sürünüp dinlenmelerine izin verilmişti. Bu can çekişen gölgeler hava kadar özgür ve neredeyse bir o kadar hafifti." İyi okumalar.
·
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42