Mişima’dan okuduğum dördüncü kitap sanırım. Önce yazardan biraz söz etmek istiyorum çünkü tanımaya değer biri.
Mişima 20. yüzyılın en önemli japon yazarlarından biri olarak hatırlanır. Öyle ki 68’de Nobele aday gösterilmiş (ama ödülü arkadaşı Kawabata almış), hatta ingiliz kanal BBC ölümünden on beş yıl sonra hayatını elli beş dakikalık bir belgesel olarak yayınlamış (the strange case of mishima).
Yazarlıktan başka senaristlik ve oyunculuk yaptığı filmleri de mevcut (afraid to die, black lizard). Yine de en çok politik aktiviteleriyle tanınıyor. Kendisi geleneksel japon kültürüne sıkı sıkıya bağlı biri ve savaş sonrası Japonya’nın batıyla etkileşimi yüzünden ideolojilerinin değişip kendine özgü kültüründen kopmasından endişe duymuş (ki birkaç sene onu büyüten ninesi de bir dönem daimyoluk yapan Yoritaka’nın torunuymuş, bu açıdan bakınca eski geleneklere bağlı olması anlaşılır bir şey.) Japonyanın eski-yeni kültür çatışması o dönemde hayatlarının içinde çokça yer almış olmalı ki yazarlar bu çatışmadan hiç söz etmese dahi bize ufak değişiklikleri hissettirirler. Mesela bir yanda insanlar geleneksel kimonolar giyerken diğer yanda gömlek pantolon giyen, sinemada batılı filmler izleyen, batının danslarını öğrenen insanlar vardır (bkz. Tanizaki).
Mişima disiplinli kişiliğini kendini bir asker gibi yetiştirmekte kullanmış fakat entelektüel bir gelişimden de söz edebiliriz. Röportajlarında duru ve akıcı bir İngilizce kullanır; kitaplarında güzellik, ölüm (ölüm tasvirli saint sebastian tablosunu taklit ettiği fotoğrafını internette bulabilirsiniz) ve erotizm kavramlarından söz eder. Karakterlerinin kendini anlama çabasını görürüz, bu belki de kendini anlama çabasından geliyordur.
“When a boy…discovers that he is more given into introspection and consciousness of self than