Kitap akıcı bir dille yazılmış. Bir oturuşta bitirilebilecek bir kitaptı. Chizu, hayatının yönünü belirlemek için Tokyo’ya göçen genç bir kadındır. Kalacak yeri yoktur, aile dostu bir yaşlı kadının yanında geçici bir ev bulur. Fakat bu evde bulduğu şey yalnızlığıyla yüzleşmek olur. Bir yere ait hissetme ve özgür hissetme arasındaki ince çizgide yürür. Birlikte kaldığı yaşlı kadın ona gelecekte ihtimal dahilinde olan yalnızlığı da hatırlattığı için zaman zaman ona öfke duyar. Çünkü onun yüzleşmekten korktuğu yalnızlığı o kabullenmiş durumdadır. Yaşlı kadın onun aksine insanlarla bağ kurmaktan ve bu bağın geçici olması durumundan kaygı duymaz. Tanıdıklık hissinin verdiği konfor, her zaman bizim için iyi bir seçenek olmayabilir. Gitme cesaretini gösterebiliyor olmak yeni bir başlangıcı beraberinde getirirken, bizi kendimize daha fazla yaklaştırabilir. Belki de ait hissetme ve özgür hissetme ikileminde kalmamıza sebep olan şey, yalnızlıkla yüzleşme cesaretimizin olmamasındandır…
Bahar gibi yarım kalmış bir mevsime ihtiyacımız yoktu. Hava güneşli olsa bile hep bir şekilde serin olması ve boş yere ümit vermesi sinirlerime dokunuyordu.
Virginia Woolf, anılarımızın hatırlandıkça değiştiğine inanır. Haklıdır da; bugün edindiğimiz bulgulara göre anılarımızı geri çağırdıkça onlara küçük küçük anlamlar,duygular,perspektifler ekler ve değiştirilmiş hallerini saklarız. Yani anılar hiçbir zaman yaşandıkları gibi hatırlanmazlar. Her şeyi hatırlayabilseydik hayatımız nasıl olurdu? Evrimin bize sunduğu kusurlu belleğin avantaj olduğu bir gerçek…