Bir insanı severek onun şahsiyet ve karakterine hayranlık duymanın ve onu taklide çalışmanın fıtri bir temayül olduğu, inkar edilemeyecek bir gerçektir.
Rasûlullah’in Hirâ' daki uzlet ve inzivâsindan ve daha sonraki dönemlerde de muntazam olarak ifa ettigi îtikaflarindan anlıyoruz ki, bir müslüman ne kadar ibadet ederse etsin, zaman zaman uzlete çekilerek nefis muhâsebesi yapip, kâinattaki ilâhi kudret akislarıni tefekkür etmeden tam mânâsiyla kemâle eremez. Bu, her mü'minin yapmasi îcâb eden asgarî bir vazîfedir. Insanlara rehber olacak kimseler ise bu tefekkür, tahassüs ve muhâsebeye daha çok muhtaçtirlar.
Mevcûdâtin varlık sebebi, Cenâb-ı Hakk'in, hilkatte ilk olan Nûr-i Muhammedi ye muhabbetidir. Bu sebeple bütün kâinât, Nûr-i Muhammedi nin serefine ve O'na bir mazrûf olmak üzere halkedilmistir. Bütün mevcûdât O'nun hakikatini tafsil ve beyân için yaratilmistir.
Bu yüzden nasil ki bir bardağa, bir ummâni sığdırmak mümkün degilse, Nûr-i Muhammedỉ yi lâyikiyla idrâk edebilmek de öyle mümkün degildir.
Hakikaten insanin gönlü, fitrati icâbi dâima güzellige dogru meyleder, onunla beraber olmak ister. Bu câzibe sebebiyle zihni dâimâ onunla mesgul olur. Gönlünde rûh ve ahlâk bakimindan mahbûbuna benzeme arzusu dogar. Neticede sevdigi sahsi örnek alarak onun hâliyle hâl-lenmeye baslar. Bu fitri temâyül sebebiyle semâil-i serifin, Peygamber Efendimiz'e olan istiyak, muhabbet ve ittibâyi artirmaya vesile olacagi muhakkaktir.
Nitekim Hazreti Hasan, üvey dayisi Hind bin Ebi Hâle ye Rasulullah * in hilyesini sorarken, içinde bulundugu hâlet-i rûhiyeyi su sözleriyle dile getirmistir:
"Dayim Hind bin Ebi Hâle, Allah Rasûlü'nün hilyesini çok güzel anlatirdi. Kalbimin O'na baghi kalmasi ve O'nun izinden gidebilmem için, dayimin Allah Rasûlü'nden bir seyler anlatmasi benim çok hosu-ma giderdi." (Tirmizi, Semâil,