Aşkının kapsamı içinde Odette’in şahsı bile artık pek fazla yer kaplamıyordu. Bakışları masasının üstüne, Odette’nin fotoğrafına iliştiğinde veya Odette kendisini ziyarete geldiğinde, bu etten kemikten görüntüyü ya da kartondan sureti daima içinde taşıdığı sancılı ve kesintisiz heyecanla bağdaştırmakta güçlük çekiyordu. Adeta şaşırarak, tıpkı hastalığını ansızın karşısında somut bir varlım olarak gören ve gördüğü şeyi çektiği acıya benzetemeyen bir hasta gibi, “İşte o” diyordu kendi kendine. “O”nun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu; çünkü aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik, her zaman sözü edilen muğlak benzerlikler değil, her ikisinin de bizi gerçekliğini kavrayamamamaktan, elimizden kaçırmaktan korktuğunuz kişiliğin sırrını daha derinlemesine sorgulamaya itmeleridir. Swann’ın aşkı da öylesine ilerlemiş bir hastalıktı, Swann’ın bütün alışkanlıklarına hareketlerine, düşüncelerine, sağlığına, uykusuna, hayatına, hatta ölümden sonrası için arzulardıklarına öylesine nüfuz etmişti, Swann’la öylesine bir bütün teşkil ediyordu ki, Swann’ın kendisini de paramparça etmeden bu aşkı ondan söküp atmak mümkün değildi; cerrahi terimle, aşkı artık ameliyat edilemez hale gelmişti.