Sonradan Müslüman olmuş bir hanımefendinin kalbinden süzülen bu kitap, aslında bir dönüşüm hikâyesinden çok daha fazlasını fısıldıyor insana. Sayfalarına sinen samimiyet, insanın ruhuna dokunan o sâde ve arı duruluk, okurken adeta içini aydınlatan bir nur gibi. Yazar, İslam’la müşerref oluşunun ona kattığı renkleri o kadar içten, o kadar berrak aktarılıyor ki, kitap yalnızca okunmuyor; insanın kalbine doğru usulca yerleşiyor.
“İslam’ın rengi” demesi boşuna değil. Her sayfada başka bir rengin parladığını hissediyorsun. Bazen sabrı öğreten bir pastel ton, bazen teslimiyetin derinliğini hatırlatan koyu bir renk, bazen de merhametin yumuşaklığıyla insanı sarıp sarmalayan sıcak bir ton… Sanki yazar, kendi iman yolculuğundan topladığı renkleri bir palet gibi önümüze koymuş ve “Bak, bu din seni her tonuyla güzelleştirir” demiş.
Kitabı okurken, insan kendi hayatındaki eksiklere daha çok dikkat kesiliyor. Çünkü o, İslam’a sonradan kavuşmuş olmanın verdiği hafif ürpertiyi, derin şükrü ve çocukça heyecanı öyle içtenlikle paylaşıyor ki… Bizim içinden doğduğumuz bu kimliği bazen farkında olmadan sıradanlaştırdığımızı yüzümüze ayna gibi vuruyor. Onun her satırda duyduğu minnet, bazen bizim farkına bile varmadığımız nimetleri hatırlatıyor. Bu da insanda bir nevi mahcubiyet, ama aynı zamanda bir silkiniş hâli doğuruyor.
En etkileyici yanı ise şu: yazar, Müslümanlığı bir “sonradan bulma” ya da bir “özgürlük kısıtlaması ” olarak değil, bizzat hayatın merkezine yerleşmiş bir “renklilik”, bir “uyanış” olarak anlatıyor. İslam’ın ona kattığı güzellikleri paylaşırken, dini kuru bir bilgi olmaktan çıkarıp yaşayan, nefes alan bir hakikat hâline getiriyor. Ve bu yaşayan hakikat, okuyanın gönlünde bir kıpırtı meydana getiriyor — daha dikkatli yaşama isteği, daha derinden bağlanma arzusu, daha