“Kendime şaşıyorum, kendimi düş kırıklığına uğrattım, kendimden memnunum. Dertliyim, yitiğim ve coşkuluyum. Bunların tümüyüm. Bunların toplamının ne olduğunu da bilmiyorum. Mutlak bir değeri ya da değersizliği saptama niteliğim yok. Kendimle ve yaşamımla ilgili bir yargım da. Tümüyle emin olduğum hiçbir şey yok. Tümüyle inandığım bir şey de gerçekten yok. Tek bildiğim, doğduğum ve var olduğum. Bana sürüklendim gibi geliyor. Bilmediğim bir şeyin temelinin üzerinde varlığımı sürdürüyorum ama tüm bu belirsizliklere karşın, tüm varoluşun sağlam bir temele dayandığını ve onun bende de sürdüğünü hissedebiiyorum.”
“aydınlık bir odaya gireceğime ve gerçekten de bana ait olan insanların tümünü orada bulacağıma kuşkum yoktu. orada, en sonunda, tarihsel bağlamda kim olduğumu ve yaşamımın tarihsel bağlamda yerinin neresi olduğunu da öğrenecektim. benden önce neler olduğunu, neden var olduğumu ve yaşamımın nereye doğru aktığını da.”
Insanın kendi gençliğini yargıladığı bir hızlandırılmış mahkeme! Hangisi önemliydi, hangisi değerliydi? Hangi parçaların saklanması gerekirdi? Tuhaf işimizi yaparken giderek sessizleşiyorduk. Saat hızla ilerliyordu. Acele etmek zorundaydık, öldürürken -veya tabuta yerleştirirken.
Günlük hayatın mekanizmalanı, işte tam da bu münferit direnci engelliyordu. Eger insanlar bugün -belki eski Atina da olduğu gibi- kendi ayakları üzerinde durabilen ve hadiselerin bütünüyle ilişki kurabilen varlıklar olsalardı ve kendilerini mesleklerine ve günlük ajandalarına hiçbir zaman kendilerini kurtaramayacak kadar teslim etmiş, binlerce küçük detaya bağımlı, adeta bir ray üzerinde kayıp giden ve "raydan çıktığında" herkesi tamamen çaresiz bırakan bir hayatın esiri olmasalardı, muhtemelen ne kadar farklı olurdu devrimlerin ve hatta bütün tarihin akışı? Güvenlik duygusu ve mevcudiyetin sürdürülmesi sadece günlük rutin işleyişin devam etmesiyle mümkündür, onun dışına çıkıldığı anda cangıl başlar!