Bir kötülüğün içine düştüğümde, düştüğümde değil bile isteye adım attığımda, tanıdığım en temiz, saf, masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke, hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pismanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.
Bu döngü, artık içinden çıkılmaz hale dönüştü. Bir yerde durabileceğine dair bütün umutlarımı yitirdim.
İlk sorularımız genellikle en çok yaralandığımız yerlere dair sorulardır. İlk kez karşılaştığımız insanlarla derin bir sohbete girmek için sorduğumuz samimi sorular aslında bir aynaya bakıp da kendimize sorduğumuz sorulardır. Karşımızdaki insanın cevaplarında kendi kaderimize makul gerekçeler, kendi sızılarımıza teselliler ararız.
Her şey değişti derken bakışlarını kaçırdı. Daha ilk anda, her şeyin değişmesiyle derin bir kuyuya düşmüş olduğunu anlayabiliyordum. O "her şey değişti”nin içinde kim bilir hangi anlar, hangi insanlar vardı... Orası oldukça karanlık bir yerdi. Orası, zamanla daha da kararmış ve artik gözün gözü seçemediği bir yerdi. "Her şey değişti"nin içinde gidenler, bir daha dönmeyenler, ölenler, özlenenler, bir yara olarak orada öylece duranlar, yarım kalanlar, aldanmalar, tüketilenler, hayal kırklıkları vardı. Her şey değişti ve eskide kalan iyi şeylerin bir daha gelme ihtimali de yok.
Bir kadına aşık olmak demek, o kadının elini sürdüğü en ölümcül yaranın bile o anda iyileşeceğine dair mutlak bir inanca sahip olmak demektir. Bir kadına aşık olmak demek ona doğru yürürken attığın her adımda sızılarının da dinmesi demektir.