İvan İlyiç’ i üzen bir şey daha vardı. O da kimsenin ona yeterince acımamasıydı. Çektiği onca acıdan sonra biri ona hasta bir çocuğa acır gibi acısın istiyordu. Çocuklar gibi sevsinlerdi onu, avutsunlar, okşasınlar, başında oturup ağlasınlardı…
Ivan ilyiç ölmekte olduğunu görüyor, büyük bir umutsuzluk içinde çırpınıyordu. ölmekte olduğuna ta derinden inanmakla birlikte, buna alışmak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyordu. kiesewetter'in mantık kitabındaki şu akıl yürütmeyi anımsadı:
'gaius bir insandır, insanlar ölümlü olduklarına göre gaius da ölümlüdür.' ama gaius için doğruydu bu, kendisine gelince durum değişiyordu. gaius bir insandı, hem de sıradan bir insandı; sıradan biri için sonucun böyle olması doğaldı. kendisi ise ne bir gaius idi, ne de sıradan bir insan; öteki insanlardan ayrı, bambaşka biriydi.
Tepeye tırmandığımı sanırken tepe aşağı iniyormuşum meğerse! Gerçek bu. Herkesin gözünde ben yükselmekteydim, oysa gerçekte bütün bir zaman yaşamım ayaklarımın altından kayıp gitmekteymiş... İşte sona geldik, artık ölmeliyim.