Uzun zaman önce kütüphaneme dahil ettiğim bu kitabı; "okuması zor, dili ağır, betimlemeleri karmaşık" gibi önyargılı eleştiriler nedeniyle, zihnimin tam anlamıyla sakinleşeceği o doğru anı bekleyerek bekletmiştim. Bugün dönüp baktığımda, bu bekleyişin kitaba hakkını vermek adına ne kadar isabetli olduğunu görüyorum. İhsan Oktay Anar; Osmanlıca terimlerin, yoğun betimlemelerin ve iç içe geçmiş olay örgüsünün ustalıkla sarmalandığı bu eserde, sadece tarihi bir roman değil; felsefenin, mitolojinin ve tasavvufun harmanlandığı varoluşsal bir şaheser sunuyor.
Anar, okurunu 17. yüzyılın Galata sokaklarından alıp, bir "düş perisi" eşliğinde diyar diyar gezdirirken asıl yolculuğu zihnimizde başlatıyor. Ana kahramanımız Uzun İhsan Efendi’nin, Rendekar (Descartes) üzerinden kurguladığı "Düşünüyorum, öyleyse varım" felsefesi, kitabın omurgasını oluşturuyor. Dünyayı gezmek yerine evinde uyuyarak düşlerinde bir "Atlas" çıkaran Uzun İhsan Efendi, oğlu Bünyamin’e ise kendi göremediklerini görmesini, sevemediklerini sevmesini ve cesaret edemediği acıları çekmesini tembihliyor. Ona, bu dünyayı sadece seyredenlerden değil, bizzat yaşayanlardan olmasını öğütlüyor.
Bu noktada durup düşünmeden edemedim: Kutsal metinlerde de insanın dünyaya "şahit" olma süreci anlatılmaz mı? "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve mahlukatı yarattım" sözü, bize bahşedilen o kadim bilme arzusunun kökeni değil midir? Biz bu dünyaya sadece birer seyirci olarak mı, yoksa kendi hikâyemizin başrol karakteri olarak mı gönderildik? Düşlerimizde ne kadar gerçeğiz ve sahi, uyanık olduğumuz anlarda biz kimiz? Hayal ile hakikatin birbirine karıştığı o puslu kıtalarda, aslında nerede duruyoruz?
Bünyamin’in maceradan maceraya sürüklenişini izlerken, tasavvufun "hamdım, piştim, yandım" felsefesinin olay örgüsüne