Tarih bir rehberse, geleceğin fırsatları bugünkülerden de cazip olacaktır. Eğilim, ödüllerin daha konsantre, uyarıcıların daha çekici olması yönünde. Aburcuburlar doğal yiyeceklerden daha konsantre bir kalori biçimi. Video oyunları, kutu oyunlarından daha konsantre bir oyun biçimi. Haz yüklenmiş bu tecrübelere karşı koymak doğaya kıyasla daha güç. Atalarımızın beyinlerine sahibiz ama onların asla karşı karşıya kalmadığı baştan çıkarıcılarla uğraşıyoruz.
Bilmiyorum şiir bir tutku mudur? Bir mecburiyet midir? Rilke genç bir şaire öyle demiş. "içine sor, yazmaya mecbur muyum diye. Eğer öyleyse, siz bir şairsiniz." Böyle bir şey herhalde tereddüdü olanlar için. Nasıl başladığını, niçin başladığını bilmeden yazan ve böyle çeyrek asır geçiren biri ne demeli. Niçin şiir yazdın diye soracaklar, o da mecburdum diyecek. Kendi kendime soruyorum, niçin yazdım, bilmem. Peki yazacak mısın? Galiba. Bu defa neden? Bilmem. Ama dikkat ederseniz bütün bu bilmemler o gizli mecburiyetle birleşiveriyor. Bu karmaşık görünüşlü diyalogla o mecburiyetin öyle kesin ve bilinçli olmadığını söylemek istiyor olmalıyım. Sorumluluk diye tutturduğumuz şey de burayla ilintili.
Günlük dış hayatımda hiç şiir yoktur. Ama içimde her an kilolarla şiir ağırlanır. Hep şiir tezgâhlayan bir mekanizma vardır içinde. Aman ne de bencildir. Şiir bir tüm olarak hep kendisinde kalsın ister. Ne zaman ki doymuş bir eritlyik gibi, şiire doyar ve benim içeriye habire doldurduklarımı zonklamaya başlar, o zaman izin verir, bir iki şiir yazarım. Onun vekili gibi yaşarım. Şu gördüğünüz, konuştuğunuz ben, aracıyımdır. Çok ufak bir rolüm var bu işte. Dolmakaleme mürekkep emmek, sonra ucunu kağıt üzerine şu bildiğiniz şekillere göre gezdirmek.
Herkes kendi beyninin havuzunda firtına koparıp soruyor, "ne olacak dünyanın hali" diye. Karşında biri bu soruyu sorunca, dünyayı omuzlarına yüklemişler gibi sıkılıyorsun, ama hiçbir tereddüt etmeden sen de omuz veriyorsun bu büyük tabuta.