Benimle yalansız dolansız konuşsaydınız.
ilk ağızda sevgimi geri çevirseydiniz,
Kaderime küser, otururdum.
Ama kaypak bir tutumla yangınımı körüklediniz; Bunun adına hainlik, kalleşlik derler.
Suçlu mu oluyorum bana tutulanlar var diye
Nasıl engel olabilirim beni sevmelerine
Güzel güzel gelip beni görmek isterlerse
Bir sopa alıp kovacak mıyım onları?
Beni en çok tiksindiren şey,
O emret fındık kabuğuna gireyim diyenler,
Her önüne geleni şapır şupur öpenler,
O gönül okşayıcı laf ebeleri
O herkesle incelik yarışına çıkanlar,
Akılsızla akıllıyı bir tutanlar.
Neye yarar bir insanın sizi koltuklaması,
Dostluk, güven, sevgi sözü vermesi,
Ballandıra ballandıra sizi övmesi,
Bunları ilk rastladığı hödüğe de söylemesi?
Bu roman, bireyin tüketim dünyası içinde bir yok oluşa doğru sürüklenişini, absürtlükle örülmüş bir karanlık mizah üzerinden anlatıyor. Ama burada asıl tokat, okuru kendi tüketim alışkanlıklarına bakmaya zorlamasında başlıyor. İntihar, sadece bireysel bir son değil; aslında her gün tükettiğimiz hayatların, değersizleştirdiğimiz duyguların ve biriktirdiğimiz boşluğun bir yansıması. Kitabın en rahatsız edici tarafı da tam olarak bu zaten. Ölümün bile bir hizmete, bir vitrinin parçasına dönüşebilmesi. İnsanların mutsuzluklarını çözmek yerine onları paketleyip sunan bir düzen var karşımızda. Ve bu düzen o kadar normalleşmiş ki karakterler yaşamak için değil, sadece katlanmak için var oluyor gibi hissettiriyor. Yazar burada doğrudan bağırıp çağırmıyor; aksine sakin, ironik ve yer yer komik bir anlatımla insanın içine işleyen bir huzursuzluk yaratıyor. Okurken güldüğün anda bile aslında neden güldüğünü sorgulamaya başlıyorsun. Bence kitabın en güçlü yanı, umutsuzluğu sadece karanlık bir atmosfer olarak kullanmaması. Umutsuzluk burada neredeyse sistemleşmiş bir şey. İnsanların birbirine dokunamadığı, sevgiyi bile mekanik bir alışkanlık gibi yaşadığı bir dünyada geçiyor her şey. Bu yüzden romanın içindeki her küçük sıcaklık kırıntısı bile beklenmedik şekilde çarpıyor insana. Çünkü o karanlığın içinde küçücük bir yaşam isteği bile devasa bir başkaldırı gibi duruyor. Bir yandan da kitap modern insanın yalnızlığını çok sert bir şekilde yüzüne vuruyor. Sürekli bir şeyler satın alıp tüketen ama içindeki boşluğu dolduramayan insanların dünyası bu. Her şeyin çözümü varmış gibi görünen ama aslında hiçbir şeyin gerçekten çözülmediği bir düzen. İnsanların hisleri bile ticarete dönüşmüş durumda. Ve roman bunu öyle abartılı bir absürtlükle anlatıyor ki bir noktadan sonra “bu kadar da