Kitap boyunca herkes bir şeylerin peşinde ama kimse tam olarak ne aradığını bilmiyor gibi. Ömer Hayyam mesela… dışarıdan bakınca bilgeliğin vücut bulmuş hali gibi duruyor ama iç dünyasına girince öyle olmadığını görüyorsun. Adam sürekli sorguluyor; kaderi, hayatı, inancı… ama kesin bir yere de bağlamıyor. Sanki her şeyi anlamış ama hiçbir şeye tutunmak istemiyor gibi. Bir yerde diyorsun ki “adam çözmüş bu işi”, başka bir yerde diyorsun “yok ya bu da kayıp.” İşte bu çelişki çok gerçek geliyor insana, çünkü biraz kendini görüyorsun onda. Öte yandan Hasan Sabbah var; onun dünyası bambaşka. O daha net, daha keskin ama bir o kadar da tehlikeli. İnançla gücü birleştirince nasıl bir şeye dönüşülebileceğini gösteriyor. Okurken istemeden şunu düşünüyorsun: “Bu kafa sadece o zamana ait değil ki, bugün de var.” Adamın kararlılığı bir noktadan sonra ürkütmeye başlıyor çünkü sınır diye bir şey kalmıyor. Bir de Nizamülmülk var; düzenin, aklın, devletin temsilcisi gibi. Ama o da kusursuz değil. Her şeyi kontrol edebileceğini sanan insanların aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Yani kitap sana şunu net veriyor: kim olursan ol, ne kadar güçlü olursan ol, hayatın bir yerinde tökezliyorsun. Ama asıl mesele karakterler de değil aslında. Kitabın alt metninde sürekli dönen bir duygu var: geçicilik. Her şey akıp gidiyor. Dostluklar, aşklar, inançlar… hatta fikirler bile. O meşhur el yazması var ya, onun peşinde koşulması boşuna değil. Çünkü o, sadece bir kitap değil; insanların düşüncelerinin, hayallerinin, umutlarının bir sembolü gibi. Ama o bile kayboluyor. Yani sana açık açık demese de şunu hissettiriyor: “Hiçbir şey kalıcı değil, boşuna kendini parçalama.” Kitabı okurken bir noktadan sonra hikâyeden kopup düşünmeye başlıyorsun. “Doğru diye bir şey gerçekten var mı?” ya da