Düşüş benim için okuduğum kitaplar arasında ayrı bir yere sahip oldu. Bunun sebebi sürükleyici bir hikâye anlatması ya da şaşırtıcı olaylar barındırması değil; insanın içine işleyen ve okuduktan sonra peşini bırakmayan bir tarafının olması. Kitabı bitirdiğimde sanki bir roman okumayı tamamlamış gibi değil de uzun zamandır görmezden geldiğim bazı düşüncelerle baş başa kalmış gibi hissettim. Bence kitabın en büyük başarısı da burada yatıyor. Çünkü çoğu kitap okurken etkiler, Düşüş ise okunduktan sonra etkisini göstermeye başlıyor. Kitap boyunca en çok dikkatimi çeken şey insanın kendisini ne kadar kolay kandırabildiği oldu. Hepimiz kendimizi belli kalıpların içine yerleştiriyoruz. İyi olduğumuzu, doğru düşündüğümüzü, olaylara objektif baktığımızı sanıyoruz. Fakat biraz derine inildiğinde bunların ne kadarının gerçek, ne kadarının kendimizi rahat hissetmek için oluşturduğumuz bir görüntü olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Düşüş tam olarak bu noktaya dokunuyor. İnsanların başkalarına söyledikleri yalanlardan çok, kendilerine söyledikleri yalanlarla ilgileniyor. Bu yüzden okurken sadece bir kitabı takip etmiyorsun, aynı zamanda kendi düşüncelerini de sorgulamaya başlıyorsun. Beni en çok etkileyen taraflarından biri de insan doğasına karşı son derece dürüst olmasıydı. Birçok eser insanı ya tamamen iyi ya da tamamen kötü göstermeye çalışırken burada çok daha gerçek bir tablo var. İnsan bazen yardım ederken bile kendisini düşünüyor, bazen haklı olmak için çabalıyor, bazen de kendi kusurlarını görmek yerine başkalarının hatalarına odaklanıyor. Bunlar günlük hayatta fark etmeden yaptığımız şeyler olduğu için kitapta karşıma çıktığında ister istemez kendimi de sorguladım. Belki de bu yüzden bazı bölümler rahatsız ediciydi. Çünkü insanın yüzleşmek istemediği gerçekler genellikle en