Kendi babam olamıyorsa, bu çok sayıda babanın eşyalarından bir esans damıtabilirdim, adım adım ete kemiğe bürünen bir öz, kendi icadım olan bir yaratık elde edebilirdim. Alıp götürebileceğim ve onu başka kimsenin göremeyeceği hayalime, sıradan mantığın ötesine, herhangi bir inkâr ihtimalinin çok ötesine hapsedebileceğim minyatür bir baba.
Biz, hepimiz ayaklı söylenmezler kütüphaneleriyiz hayal ettiğimiz gerçek yaşamın,
havadan sudan sohbetlerin, rahat ayakkabıların ve az çok itaat ettiğimiz ve az çok küçümsediğimiz edinilmiş ahlakın ardına saklandığı ağarmış kabirleriz.
Hayal dünyalarımızın imgelerini gizlemeyi talim ettirmişler bize - ancak o imgeler kendi içlerinde bir dünya oluşturuyor, bir ekoloji kuruyor ve yavaş bir akşamüstü çekip gitme hülyasında, cebimde bir avuç bozukluk, otların arasından esen taptaze bir rüzgâr, kendimi uzaklarda düşündüğümde, gitmeyi kurduğum da işte bu dünya, bu ekoloji.
Düşmek çok uzun zaman alır. Bu sürecin bir gecede oluvert yor gibi görünen kısımları vardır ama düşüşün ne kadar ağır ve dolambaçlı olduğunu ancak yıllar sonra geriye bakınca anlarsınız.
Ne kadar çeşidi olduğunu. Kimi zaman ne kadar esrarlı ve tıpkı kaybetmenin güzelliğinin, geriye çıplak ve mucizevi ruhtan başka bir şey kalmayıncaya kadar her şeyinden sıyrılmanın güzelliğinin büyük ikramiye vaadiyle gölgelendiği kumarhanelerin ayartıcılığı gibi ne kadar baştan çıkarıcı olduğunu o zaman anlarsınız.
Ömürlük bir mesele olarak mutluluk, bir disiplin hiç şüphesiz; ama bazı anlarda da şans işi.
Şans ve ipucu: bir erkeğin kalbinde, klişelerin artık tutunamadığı o mahrem yerde, kendi muhayyilesinin o dumanlı, altın renkli, mür kokulu odalarında yalnızca neler olabileceğinin değil, halihazırda nelerin mevcut olduğuna dair bir iz.