Sevgican

Sessiz Çığlık
9/10
·110 syf.··
Beğendi
·
2026 60. kitabı
Beyaz bir kağıdın uçsuz buçaksız boşluğu, yazarımızın kaleminde yalnızca bir yazım alanı değil; varlığın, yokluğun ve insanın kendine itiraflarının canlandığı bir aynaya dönüşüyor. Bazı kitaplar size bir hikaye anlatır, ama bu kitap size "sizi" anlatıyor. Klasik bir olay örgüsünün peşinden koşmak yerine, insan olmanın en yalın ve en çıplak haliyle; yani yalnızlıkla, hüzünle ve bitmek bilmeyen o içsel yolculukla baş başa bırakıyor bizi. ​İşte bu derin yolculuğun bende bıraktığı duygusal izler: ​ Bir "Boşluk" Bu Kadar Dolu Olabilir mi? ​Kitabın ismi olan "Beyaz Kağıtlar", daha kapağı açmadan size o eşsiz saflığı ve potansiyeli hissettiriyor. Yazar, modern insanın iç dünyasındaki o devasa karmaşayı, anlam arayışını ve sessiz çığlıklarını o kadar naif bir dille işlemiş ki; okurken hem sarsılıyor hem de anlaşıldığınızı hissediyorsunuz. Habibi, uzun ve yorucu betimlemelerle zihnimizi hapsetmek yerine, o meşhur aforizmik üslubuyla bize geniş alanlar bırakmış. Adeta, "Ben bir kapı araladım, geri kalan boşlukları kendi duygularınla sen doldur," diyor. ​ Şehir, Yabancılaşma ve Kırılan Bağlar ​Okurken en çok içimi sızlatan kısımlar, şehir yaşamının o ruhu kurutan monotonluğu ve bireyin topluma karşı duyduğu o derin yabancılaşma oldu. Kuşaklararası kopuklukların ve toplumsal bir depresyon halinin izlerini sürerken, kendimi sınıfsal farkların, aşağılanma duygularının ve yalnızlığın ortasında buldum. ​Kitapta öyle bir karakterle karşılaşıyoruz ki; o toplumsal karmaşanın içinde kendi "kurtuluş kapısını" aralarken aslında hepimizin her gün verdiği o sessiz savaşı temsil ediyor. Sessizlik, burada sadece bir suskunluk değil; en büyük feryatların sığınağı haline geliyor. ​ Kelimelerin Sustuğu Yer ​Yazarın şu vurgusu zihnime kazındı: Kelimeler bazen hisleri anlatmakta yetersiz kalır.
Beyaz KağıtlarHikmetullah Habibi · İkinci Adam Yayınları · 202618 okunma
Reklam
10/10
·368 syf.·
2024 226. kitabı
“İnsanlık” ve “insan” bir ideadır ve uzak bir ütopya. İnsan “doğanın yetimi” olarak dünyaya eksik ve muhtaç olarak gelir. Kendini tamamlayıp “insanlık” için bir “insan” olmak için bir ömür harcayıp ölüyor. Bu sihirli efsunun içinde; biraz vicdan, biraz ahlak, biraz bilgi, biraz saygı var. Bilmem kaç baharattan oluşan mesir macunu gibi. Her derde deva bir “insanlık” macunu. Beslenmemiz büyümemiz ve insan olmamız için gerekli tüm malzeme sosyalleştiğimiz ve doğadan kopuk bir “fanus” olan yarattığımız toplumda var. Ve toplumsallaşma yolunda pek çok fiziksel özelliğimizi yitirmiş durumdayız. Beslenmemiz tahıl tabanlı ve pişirmek zorundayız. Kafamız kocaman bu da doğumu riskli hale getiriyor. Ve kendine yeter birey olmamız için uzun sürelere ihtiyacımız var. Bu tür doğadan kopuşların elbette bir sebebi var hayatta kalma şansımızı artırmak. “Gen bencildir” yani gen kendini kopyalamak için bizi kullanır. Gerçek olan gendir. Kopyalanması gereken gendir. Yurmurta başka yumurtaları garantilemek için tavuk yapar. Evrimsel süreçte insanlık tarihi bir sürü boşluktan oluşuyor. Ve tabii ki ahlak’ın tarihide boşluklardan oluşuyor. Her şeyde bir neden sonuç ilişkisi kurmamız mümkün değil. Dil gibi bir sürü keyfi nedensellik içerebildiği gibi çevresel zorunlulukta bize bu yapıyı dayatmış olabilir. Bizim evrimsel gelişmemiz gereği eksikliğimizi gidermek için önce aile sonra akraba bağı kurduk ve bu bağ yetmeyince toplumsal bağlar ve aitlik için; ırk, ulus, millet, din i kavramlarını oluşturduk. Ve bağımızı genişlettik. “Biz” olanı büyütüp “onlar”a karşı güçlü durduk. Kitap bir soykütük çalışnası ahlak’ın felsefesini anlatmak için neden ahlak var sorusuna cevap arıyor. Ahlak nedir sorusuna cevap arıyor. Ahlaklı olmak için ne gereklidir diye sormuyor. Erdemi sorgulamıyor. Bilimsel verilere
AhlakHanno Sauer · Metis Metis Yayınları · 202485 okunma
10/10
·696 syf.·
2025 147. kitabı
Anılar bir iz beynimizde vücudumuzda. Hafızamız ise belli çağrışımlar belli anılar bazı acılar üzerine kuruludur. Zaman ve mekandan azade bir gerçeklik yaratır suya batmış etrafı kalın bir kemik kafesle çevrili beynimiz. Bu gerçeklik bizim dünyamızdır ve biriciktir. Yani belli noktalarda benzer çıkarımla kurulmuş bir ortak hafızamız vardır ama tüm diğer yaşananlar ve bu yaşananlardan çıkardığımız sonuçlar biriciktir bize özeldir. “İstisnasız herkes, kendi usulünce, kendi kanaati ya da aidiyetine göre, geçmişe, ortak zamana ait unutmak istediği bütün olayları yüz hatlarında taşımaya devam ediyor, başkalarına unutturmak istedikleri olayları ise tek tek, yapay ifadelerle değişen yüz hatlarının ardına gizliyor.” Anılarınızda yer alan tüm unsurlar içinde en özel olanı anılarınızdaki insanlardır. Bu insanların sıfatları ne olursa olsun geçmişinizin parçasıdır ve bu parçalar anınızın değişik versiyonlarını içlerinde taşırlar. Peter Nadas bu uzun destansı başyapıtında anılar üzerinden savaş sonrası Doğu Almanya ve daha özel anlamda sınırları giderek belirsizleşen insan ilişkileri ve kimlikleri üzerinde duruyor. Bir Avrupalı yazar olması nedeniyle Macar olmasına rağmen tüm Avrupa’nın savaş sonrası halini yaşadığı dönemin sanat dünyasını insan iklimini anlatıyor bu uzun ve akıcı eserde. Bu kadar hacimli olması korkutmasın gözünüzü müthiş bir dil ve anlatımla tüm demek istediklerini söylüyor. Bir labirente dalmak müthiş heyecanlı elbette ama:”Başladığın yere dönebilesin diye geride bıraktığın patikaların sapaklarını, dönemeçlerini, engellerini ve çataklarının ardında bıraktığın, korkudan bitkilere insan suratları, yol işaretiymiş gibi baktığın, karşılığında da geri dönmeni sağlarlar diye içlerinde biçim, hikaye ve karakterler aradığın sürece henüz tam olarak burada değilsin.”
Anılar KitabıPeter Nadas · Everest Yayınları · 20255 okunma
9/10
·224 syf.·
2026 94. kitabı
İki ölüm arasında yaşıyoruz. Anne karnında bir var olmaya başladığımız andan itibaren bir sürgünü ardından ölümü yaşarız. Ölüm ise doğum anıdır. Anne karnında ölüp dünyaya doğarız. İlk nefes acı verir bize ve ağlamaya başlarız. Bazıları kendiliğinden o bağ (Alem-i Ervah ile olan bağ aslında) koptuğunda ağlar bazıları o bağ kordon kesilse bile ağlamaz gözü anne karnındadır. Teşvik gerekir. Ve bu teşvik genelde popoya vurulan bir tokattır. Kendimize getirir bizi ilk nefesi alır acısını duyar diğer alemle bağımızı koparırız. Artık bir ikilik içinde varolacağızdır Zahir/Batın. Zahirimiz olur üzerimize giydiğimiz. Batını içine gömdüğümüz. Bir hayatı ikircikli bir zemine yerleştirip anlatmak kolaydır çünkü dilin yapısı böyledir. Dil kıyas üzerine kurguludur. Karşıtlıklarla anlatır çoğu zaman anlatmak istediklerini. Niels Lyhne’nin öyküsü ise bu andan başlamıyor öncesinden ana rahmine düşmeden önceki anlardan başlıyor. İkircikli yapısına katkıda bulunmuş anlardan bahsederek başlıyor anlatmaya bir zahir edinmeden önce batın’a katkıları olanları özetliyor. Sonra o ölüm anı. Zahir ve batının birleşip dünyaya fırlatıldığı an. Sonrası ise bir sürü insanın yaşamı ile örtüşüyor. Ölümler, yıkımlar, vazgeçişler, üzüntüler öfkeler. Artık yeni yüzyıl bu anlara ‘çocukluk travmaları’ derken eskilerin tabiri ile heygidi çocukluk anılarıyla büyüyor Niels. Elbette şekilleniyor zamanın etrafın ve içinin getirdikleri ile. Zahir de değişiyor Batın da. “Zekamız, içgüdülerimiz, duyularımız, gün ışığı kadar açık olmalarına rağmen, bizi yanlış yola sürüklüyor. Belki de tek gerekli olan şey, arzuyla dolu kaynayan tutkuların üzerinde yanan umudun hayali ışığını takip eden o mantıksız cesarettir!” Bir labirent içinden çıkmaya çalışmak gibidir büyümek. Minatoru öldürüp dönmenin yolu bir ‘sevgili’nin
Niels LyhneJens Peter Jacobsen · Dorlion Yayınları · 20252 okunma
Son
Yürüyor, umut diyordum kendi kendime, yaşama umudu ya da artık aynı anlama geldiğine göre ölebilme umudu. En son anda ölüm, içinden yaşamı geçiren açıklığını serecek, çünkü yaşam her canlıyı, nasıl yaşamış olursa olsun her varlığa geleni, yeryüzüne saçılmış tüm bu eşsiz parçalarını kutsamaktan haz duyacaktır. Yürüyor, umut diye yineliyordum, sözcüğün anlamını kavramak istercesine: umut? Umut ha! .
Sayfa 244 - Metis·Kitabı okudu
Reklam