Bir şeyin sonuna gelmişim, bitmekte olan bu uzun gün benim göreceğim böyle günlerin sonuncusuymuş inancına kapıldım.
Peki, sonra ne gelecek?
Rüzgârın içinden sesler konuşuyordu, ölü sesler. Siyah, kabaran suya bakarak, nasıl olacağını gözümün önüne getirdim, düşünmeden bir adım atmanın, sonra dalmanın ve battıkça artan sessizliğin.
Garip: Kendimi öldürmeyi ciddi ciddi hiç düşünmemiştim,
adamların sık sık, çarşafları düğümleyerek yaptıkları iplerin ucunda hücrelerindeki su borularından asılı bulunduğu ceza-çevinde bile.
Ama daha önce yitirmeyip de şimdi, yitirecek neyim vardı, yaşamın kendisinden başka, ve benim için bunun değeri neydi?
Korkaklık, kuşkusuz, düpedüz korkaklık, beni yanı sıra sürükleyeceğine güvenilebilecek bir dost,
ama korkaklığın bile daha güçlü, daha dayanılmaz güçlere boyun eğeceği zamanlar var.
Yine de bunu yapmayacağımı biliyordum; bir an bile yapabileceğimi düşünmedim.
Bu bir biçimde nasılsa ölü olduğum, ya da yaşam ve umuda giden yeni bir yol bulmayı beklediğim için miydi?
Yaşam! Umut!
Beni yaşatan şeyin böyle bir şey olması gerekti.
Bitmemiş bir iş, ödenmemiş bir borç - evet, bu da var kuşkusuz, hepimiz biliyoruz. Ama bunun ötesinde başka bir şey daha vardı, ne olduğunu bilmiyordum.
Her ne idiyse ya da ise! -basit ama göremeyeceğim kadar büyük olmalı, gökyüzü kadar büyük: bu gizi herkes biliyor, benden başka.
Geriye dönüp baktığımda, her şey kaçınılmaz görünüyor, sanki gerçekten de her şeyin altında bilinmeyen ve bilinemez bir gücün kımıldatmadan tuttuğu gizli bir yapı varmış gibi.