kocaman, çökmüş, perişan, domuz balığı gibi pelteleşmiş, yakışıksız kaçan beyaz giysilerimle, kolları bacakları cansız, ağzım açık ve bol paçalarım uçuşarak, cebimden sarkan cin şişesiyle, görünmez bir darağacından sallanarak rüzgârlı yolda acı içinde duran birisi.
Neden böyle sarsılmıştım, bilmiyorum. Üzerime, bu günlerde artan sıklıkla yaşadığım ve beni korkutan, nerede olduğumu bilememek duygusu çöktü.
Sanki us ve beden birbirinden kopmuş, ya da mutlak asıl ben bir nokta kadar küçülmüş, benden geride kalanı, yere düşmeden önceki kesilmiş bir ağaç gibi kocaman ama ağırlıksız, büyük bir askıda sallanır bırakmıştım.
Belki de sonunda böyle delireceğim, belki de sonunda böyle parçalara ayrılacağım ve kendimi sonsuza dek yitireceğim. Bu nöbet, eğer bu durumu an-latmak için çok ağır kaçmazsa, her zaman olduğu gibi azalan bir duyguyla, sanki büyük, yumuşak, pamuk kaplı bir yumruk yemişim ve nasılsa dişlerim kenetlenmiş orada dururken bile kendi içimden fırlayıp çıkmışım gibi bir yalpalamayla geçti.
Gözlerimi kırpıştırarak, kuşkuyla çevreme bakındım; buradan tümüyle değişik bir yerden gelmiş gibiydim.
Her şey yerinde duruyordu, çitlerin ardındaki çatı, zıplayarak giden yaşlı adam ve Billy'nin arabada kımıldamadan duran simsiyah ensesi, sanki hiçbir şey olmamış, sanki nesnelerin aldatıcı düzlüğünde şu yarık hiç açılmamış gibi.
Ama ben dünyanın takındığı bu masum görünüşü biliyorum; altında yatanı biliyorum.