Olup bitenlerin oluş biçimi beni her zaman büyülemiştir. Olağan şeylerin demek istiyorum, önceden olmuş, yaşamım dediğim akıp giden toplama eklenen küçük olayların.
Olayları değişik ve kesintili düşünmüyorum; çoğunlukla amaçsız bir sürüklenmeye benzeyen bir şey oluyor. Ben sürüklenmiyorum aslında, yalnızca öyle geliyor: Gerçekte serbest düşüşteyim. Sürekli dünyaya çarpıp duruyorum,
her kezinde, kaçınılmaz sert toprakta kedi Tom gibi, bacaklarım iki yana açılmış, ellerimin üstüne abanarak, zavallı acıyan başımda dönüp duran yıldızlarla şaşkın şaşkın otursam da.
Beni sarsan bu, bu sessiz boyun eğme anı düşüncesi. Ardından olanlar da korkunç - düşlerime dur durak yok benim..
aklım kırık bir tırnak gibi pürüzleniyor.
Yine de içimde bir şeyin bunun olmasını istediğini, yanan bir yüzle üstlerine eğilmek ve onların sarılmalarındaki kederle beslenmek ve çığlıklarını içmek istediğini de biliyorum.
Ne korkunç bir gereksinim bu? Onların şöleninde, kendimi ısıtmak için onların yaşamının birazını emen bir hayalet miyim?
Karımın sanal âşığı benden daha gerçek: Ben aynaya baktığımda hiçbir yansıma görmüyorum. Oradayım ve orada değilim, düşlerimin işkence odasında korkuyla bir oraya bir buraya koşuşturup duruyorum, zavallı, kavrulmuş Nosferatu.
Savunmasız düşüncelerime birdenbire izinsiz adım atan, arsız ve kendini beğenmiş, sanki burası onların yeriymiş gibi halıya küllerini döken bu hayaletler nere-den çıkıyor böyle? Usun rastgele oyunlarında oluşan bu hayaletler birden tehlikeli olabiliyorlar, göz açıp kapa-yana dek geri dönüp, kendilerini yaratan eli ısırabiliyorlar.
Şu düzenli evlerde, küçük parklarda ve alışveriş merkezlerinde bizimle böylesine dokunaklı bir iletişim kuran ne var?
Orada hâlâ yaşayan şeyin bizim içimizde ölü olan şey olması mı?
Hâlâ umutlarım vardı görüyorsunuz, insan dünyasının beni yalın, bağışlayıcı kucağına geri alacağı umudum.
Aramadı. O gelmeyen zil sesi aklımda uzak bir yas çanı gi-bi hâlâ hafiften çınlayıp durur.