Zaten, bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür...
-Bağışlayın! Bağışlayın! diye tekrarladım, ya da hiç değilse merhamet edip beş dakika daha bekleyin.
Kim bilir belki de bağışlanabilirdim! Benim yaşımda bu şekilde ölmek dehşet verici! Son anda gelen bağışlama kararlarına sık rastlanırdı. Beni bağışlamayıp da kimi bağışlayacaklardı?
O iğrenç cellat, hâkimin yanına yaklaşıp idamın belirlenen saatte infaz edilmesi gerektiğini, zamanın daraldığını, bu işten kendisinin sorumlu olduğunu, üstelik yağmurdan bıçağın paslanabileceğini söyledi.
-Ah! Merhamet edin! Bağışlanmam için bir dakika daha bekleyin! Yoksa kendimi savunurum, sizi ısırırım!
Hâkim ve celladın aşağıya inmeleri üzerine iki jandarmayla yalnız kaldım.
Ah! Sırtlanlar gibi haykıran iğrenç halk! Buradan kurtulamayacağımı, bağışlanmayacağını kim bilebilir?.. Beni bağışlamamaları imkânsız!
Ah! Sefiller! Sanırım merdivenden çıkıyorlar...
SAAT DÖRT
İçim kararmış, yalnız kalmış, umudunu kaybetmiş bir halde yeniden iskemleme yığıldım. Artık gelip beni götürebilirler, hiçbir şey umurumda değil; yüreğimdeki son tel de koptu. Bana yapacaklarına hazırım.