Elimde yazdığım kitabın birkaç kopyası, soğuk bir Kadıköy günü, sokakta yürüyor ve kitabı hediye edebileceğim doğru insanı arıyorum. On beş sene önce, ilk kitabımı da Taksim’de dağıttığım gibi…
Bende tabii on beş senede çok değişim var. Daha bir rahat uzatıyorum kitabı… Kabul edip etmeyeceklerini umursamadan… Daha farkında…
Neden böyle bir şey yaptığımın da farkındayım, tarihin bazı değişikliklerle tekerrür ettiğinin de…
Ama sanki bu defa… İnsanlarda… Çoğunluğu havadan da soğuk.
Elimde kitabı kaldırıp birine yaklaştığımda, onun soğuk ve yüksek duvarlarına tosluyorum. Tek ses etmeden, tepeden tırnağa süzüp, ağzımdan çıkacak kelimeleri bile beklemeden:
“Hayır, istemiyorum.” deyip, elinin tersiyle bir hareket yapıyor, adımlarını hızlandırıyor ya da aniden yön değiştiriyorlar.
Kitabı göstermeden yaklaştığımda çoğu, “hırlı mı, hırsız mı, bela mı, dilenci mi, evsiz mi?” diye korkup bakışlarını yere kilitliyor, koşar gibi yanımdan geçiyorlar.
Elimdekinin nasıl bir hediye olduğunun farkındayım.
Hizmet aşkı ve ilham olma niyetiyle, kendini aramış ve bulmuş bir adamın hayatını kaleme almışım. Kendi hayatımı… Hayatın amacından tut, acının gerçek sebeplerine, okyanuslardan çöllere, ruh eşinden öz benliğe yollara düşerek cevaplar aramışım ve sonunda 85 bin kelimelik, iki cilt kitap olmuş… Özünde ve satırlarında hepimizin ayrılmamacasına bir ve bütün olduğu evrensel sonucuna varmışım.
Kimilerinin ardından baka kaldım…
Ne yalan söyleyeyim, içimdeki bir yer bazen üşüdü… Ağlama isteği geldi.
“Keşke alaydın kardeşim.” dedim.
Ama niyetimin sönmez bir ateşi vardı kalbimde. O canlandı ve üzüntü üşüntüsünü alıp götürdü. Bir sonraki kişiye daha da büyük bir istekle yöneldim.
Kimi de sanki o sokak ortasında buluşmaya sözleştiğimizin farkındaymış gibi, açık gözlerle üzerime doğru