Sen "güneşin batışı" dersin, Osmanlı "gurub-ı şems" der. Fazla da bir şey demez. … Ne diye "almak" yerine ilimde "ahzetmek", "görmek" yerine edebiyatta "rü'yet etmek" diyecekmişsin?
Biz de demagoji yoluna sapsak "Ey Türkler," desek, "Senin köklü, sağlam, ileri bir dilin vardır. Asırlarca kendi köklerinden kendi eklerinle kelimeler üretip durmuşsun. Sonra medreseliler çıkmışlar, Türkçe ne ilme ne edebiyata yaramaz,
demişler. O güne kadar mesela "vermek"ten "vergi" diyebilmişsin, öylece kalmışsın. Bizim devrimiz gelinceye kadar "verim" diyememişsin. Çünkü vermekten kitaba geçecek yeni bir kelime yapılacağı vakit Arapların "ita"sına sarılmak lazım gelmiş. Böylece asırlar boyu sen medreselileri anlamamışsın, şiirlerini, hikayelerini, masallarını, fıkralarını Türkçe söylemişsin, Türkçe yazmışsın.
Bir misal daha vereyim: Osmanlıca "takibat" kelimesi uydurmadır. Dil bilgisi der ki "Bir kelimenin eski bir manası ona yeniden geri verilemez. Fakat bir kelimenin eski manasından faydalanılarak terim yapılabilir." Osmanlı devrinin eski Türkçe metinlerinde "kovmak = takip etmek"tir. Biz "takibat" yerine "kovuşturma" karşılığını aldığımız vakit uydurma bir Osmanlıca kelime yerine tamamıyla ilmi yapıda bir Türkçe koymuş oluyoruz.