Devlet genişledikçe toplum büzülüyor. Hazine gelirleri arttıkça devlet masrafları artıyor. Lüks yanında müthiş bir pahalılık var. Fiyatlar yükseliyor. Devlet tabakasında büyük bir servet yığılımı olurken büyük kitlenin hayatında düşkünlük var. Toplumun üretim, vergi ödeme, tarım imkân ve araçları daralıyor. İmparatorluğun göbeğinde isyan, eşkıyalık, dinî rafz akımları başlamış.
Osmanlı padişahlığının devlet zenaatındaki en ilginç başarısı belki budur. Sınıfsız, geleneksiz, vatansız, milliyetsiz, hattâ belki de dinsiz, başka bir yerde eşi görülmedik bir insan türü yaratıp devletin idaresini bu makine-adamların eline vermek.
Demek ki Osmanlı hükümdarları, dağıttıkları feodal sınıflar dışından veya onlardan arta kalanlardan aldıkları, Anadolu’da çoğu Türk sipahiler yanında, sonra çoğu Türk hocalar altında Enderun okulunda eğiterek devlete kul yaptıkları adamların en seçilmişlerinden kumandan ve vezirleri devletin başına getirmişler. İçeriyi dışarıyı titreten bu korkunç adamlar, Türk veya Osmanlı toplum sınıflarından gelme kimseler değiller.
Osmanlı devletinin dayandığı toplum, ulus birimleri değil, Müslüman veya Hıristiyan «reâya» denen «güdülen insanlar» toplamıdır. Bunların Hıristiyan dininde olanlarının, ileride birer ulus birimi olma olanakları açısından durumları biraz daha iyi idi. Çünkü Osmanlı sistemi, eskiden bunların başındaki siyasal güçleri yok etmekle beraber, din ve dil ile ilişkili müesseselerini yok etmemiştir.