Sessiz yolculuklara çıkıyorum.
Sadece kitap alıntıları ve kitaplar üzerine paylaşım yapanları takip ediyorum.
Paylaşımlarım kendime bir not niteliği taşımaktadır. Kitap dostlarına da faydası olursa tabiki şahsımı mutlu eder.
Bir sanatçının içinde her zaman gizemli bir iç çatışma vardır: Hayat onu acımasızca oradan oraya savurduğunda, hep huzur arar ama huzur bulduğunda da, o heyecanlı ve fırtınalı günlere geri dönmek ister.
Kitaplarımdaki sürükleyici tempoyu bazıları övüyorsa, bu özellik kesinlikle doğal bir sıcaklıktan ya da içsel bir heyecandan değil, tersine yalnızca ve yalnızca bütün gereksiz araların ve gereksiz seslerin sistemli bir şekilde devre dışı bırakılmasındandır. Eğer ben bunu sanatın herhangi bir biçimi sayıyorsam, o zaman adı da vazgeçebilme sanatı olmalıdır. Bin sayfalık bir kitaptan sekiz yüz sayfa çöp sepetine atılıyor ve yalnızca iki yüz sayfa süzgeçten geçirilmiş metin olarak kalıyorsa, buna üzüldüğümü söyleyemem. Kitaplarımın okur üzerinde bıraktığı etkiyi bir şeylerle açıklamak gerekirse, bu benim katı disiplin anlayışımla, yani anlatım biçimlerinde yalınlık ve salt önemli olanla yetinmek isteyişimle açıklanabilir.
Savaş halindeki bir ülkede bir çimenliğin mutluluk saçan barış havası bile karamsar bakışlarda doğanın hiçbir şeyi umursamayan küstahlığı gibi bir etki bırakır ve batan güneşin kızıllığı dökülen kanları anımsatır. (s. 308-309)
Stefan Zweig'in biyografi kitabında, bir rahibin I. Dünya Savaşı'ndaki sahadaki insani yönden ağır olayların gözlemini şöyle aktardığı yazıyor;
"Altmış yedi yaşındayım ve çok şey gördüm. Ama insanlığın böyle bir cinayet işleyebileceğini hiç düşünmemiştim."