İnsan; kendisini ve toplumu düşünürken haklı çıkmanın ağır bedelini ödüyor ya da o amansız yolda yavaş yavaş kendi varlığından eksiliyor. Mücadele etmek, bir şeyleri ıslah etmeye çalışmak kuşkusuz asil… Lakin insan bazen ufalanan parçalarını fark etmeden, kendi ruhundan kopardığı zerrelerle yabancı bir yapbozu tamamlamaya yelteniyor. Omuzlara binen o muazzam mesuliyetler zerre hafiflemezken, fıtri yorgunluk asla geçmiyor; hayat ise her geçen gün biraz daha katılaşıp muğlak bir yüke dönüşüyor. Ve kalabalıkların hengamesinde bile hissettiği şey, nihayetinde kendi mutlak yalnızlığı oluyor. Bir kırılma noktasından sonra insan dönüp nefsine şunu soruyor : “Bu amansız harbin nihayetinde geriye gerçekten benden ne kaldı?” Sonra o çiğ ve yalın gerçekle yüzleşiyor: Söylenen hiçbir şey iddia edildiği kadar etik değil. Kitleler kurallardan, vicdandan ve istikametten dem vuruyor; fakat iş şahsi menfaatlere dayandığında sessizce ve hunharca hepsini ayaklar altına alabiliyor. Sen o omurgalı duruşu, o ahlaki zemini korumaya gayret ettikçe ya sana ebleh muamelesi yapılıyor ya da karşındaki riyakarlar kendi muazzam cürümlerini masumiyet kisvesinin arkasına gizliyor. Çünkü bu nizam çoğu zaman sessizce doğru kalmaya çalışanların asaletini değil, en çok bağıranların arsız gürültüsünü haklı gösteriyor. Hatta bazen o vakur sessizliği bile bir maske gibi kuşanan simalar beliriyor; haklı görünmek adına sükut eden ama içten içe her adımı hesaplayan, taktiksel zihinler… Mütevazı kaldıkça hırpalandığın, sevdikçe nankörlükle sınandığın, vicdanını muhafaza ettikçe daha gaddar imtihanlara itildiğin bu kokuşmuş düzenin içinde insan sadece yıpranmıyor; içten içe tükeniyor. Herkes bir taleple gelirken kimse insanın niyetini, derununda verdiği o amansız savaşı idrak etmiyor. Ve belki de en hazini