KAR VE ATEŞ - Taner ŞEN
Kar yağmaya başladığında şehir bir bayram yerine dönerdi. Çocuk sesleri sokaklara taşar, telefonlar gökyüzüne çevrilir, balkonlardan “Ne güzel yağıyor!” nidaları dökülürdü. Adam da çıkardı sokağa. Kalın montunu giyer, ellerini ceplerine gömer ve başını kaldırıp beyaz taneleri seyrederdi. Dışarıdan bakıldığında o da bu kolektif sevincin bir parçasıydı; yüzünde belli belirsiz bir tebessüm, yanından geçenlere nazik bir selamı vardı. “Ne güzel oldu,” diyenleri aynı cümleyle onaylardı. Kimse fark etmezdi; çünkü hüznünü saklamayı çok erken yaşta, bir hayat dersi gibi öğrenmişti.
Avucuna düşen kar taneleri saniyeler içinde eriyip giderken, etrafındakiler soğuğun sadece teni ısıran bu ıslaklıktan ibaret olduğunu sanırdı. Oysa adamın içini titreten karın kendisi değil, sessizce zihnine düşen hatıralardı. Kar yağdığında aklına bir tandırın etrafında toplanmış insanlar gelirdi. Ayak parmaklarından başlayıp yukarı tırmanan o zayıf, yetersiz sıcaklık. Yorganın altındaki fısıltılar ve ısı azaldıkça artan o ağır suskunluk... Kar dışarıda kalınlaşırken içeride sabır büyürdü. Adam henüz küçüktü ama üşümenin yalnızca bedenle ilgili olmadığını o günlerde belleğine kazımıştı.
Ardından o zorlu öğretmenlik yılları düşerdi yâdına. Karın altında bitmek bilmeyen dağ yolları, her adımda biraz daha ağırlaşan çamurlu ayakkabılar ve soğuktan sızlayan dizler... “Bugün de sağ salim vardık” demenin gizli bir zafer sayıldığı buz kesmiş sabahlar. O zamanlar kar, şehirli birinin gözündeki kartpostallık manzara değil; geç kalmaktı, yolda mahsur kalmaktı, doğaya karşı tek başına dayanmak zorunda olmaktı. Ancak o dik yokuşların sonunda, okulun kapısında onu bekleyen bir mucize olurdu. Elleri soğuktan kızarmış, burunları akmış ama gözleri ışıl ışıl çocuklar. Onu gördüklerinde