Ne garip, değil mi? Kendimiz ve sevdiklerimiz hakkında böylesine derin, kalıcı, feci korkularımız var. Ama yine de ortalıkta dolaşıyor, insanlarla konuşuyor, yiyip içiyoruz. İşlerimizi yapabiliyoruz. Oysa bu hisler derin ve gerçek. Bizi felce uğratmaları gerekmez mi? Nasıl oluyor da onlara katlanabiliyoruz, bir süreliğine de olsa? Araba kullanıyor, ders veriyoruz. Nasıl oluyor da mesela dün gece, bu sabah, kimse böylesine derin bir korku içinde olduğumuzu görmüyor?
“Ölülerin gücü, onların bizi her zaman gördüğünü düşünmemizden kaynaklanır. Ölüler mevcudiyet sahibidir. Yalnızca ölülerden oluşan bir enerji düzeyi var mıdır acaba? Onlar aynı zamanda toprağın da içindedir elbette, uyurlar ve ufalanırlar. Belki de bizler onların düşlediği şeyleriz.”
Bir kadını değerlendirmek gerektiğinde fiziksel kriterleri dışta tutma mantığını asla anlamamıştı. Sanki her şeyden önce, bir kadın erdemli, annelik vasıfları yüksek, zeki, ahlaki değerlere Önem veren biri olmak zorundaydı. Onu yüzü, vücudu, görünüşü için beğenmek, sevmek bir hakaretti. Kadınlar da hep, “iç güzellikleri” için sevilmeyi isterlerdi.