İnsan her şeyden çok ne arar? Bir parça şefkat. Bunu biliyorum artık ama nasıl talep edileceğini bilmediğim gibi, nasıl kabul edileceği konusunda da en ufak bir fikrim yok. Bunun için insanın öncelikle bütün silahları bir kenara bırakması gerekiyor ve bunun nasıl yapılacağını kimseden öğrenemiyor. Durumun bilincine varmaya başlaması için ölümün tokadını yemesi, perdenin yırtılması gerekiyor. Çoğunlukla da çok geç oluyor.
Çocukken, yetişkinlerin her şeyin yolunda gittiği bir dünyanın anahtarını elinde bulundurduğundan, mutlu olmak için onları taklit etmenin yeterli olacağından, acılarımızın deneyimsizliğimizin ve bilinmeze dair korkularımızın bir sonucu olduğundan emindik. Fakat yetişkinliğe ulaşınca büyümenin barikatların arkasına sığınmak, olası tuzaklardan uzak durmak olduğunu görüyordu insan. Kavrayış, haz, paylaşım, çaresizce ihtiyaç duyduğumuz her şey bir başka hayat içindi ve bu hayat için “mış gibi” yapmakla, zaman doldurmakla, kılık değiştirmekle yetinmek gerekiyordu.
Er ya da geç, elbette, gerçeklik kendisini gözler önüne serer, diyor, gerçeklik karşısında biraz avansın olabilir ama gerçeklik bedel ödetip teraziyi dengelemek için hep bekler sabırla, sessizce..