Kızıl Veba'yı okuduktan sonra çıkardıklarım
İnsanlar hayatlarını para, statü, kariyer, makam ve günlük kaygılar etrafında kuruyor. Çoğumuz sahip olduklarımızın kalıcı olduğunu varsayıyor, sanki kurduğumuz düzen hiç bozulmayacakmış gibi yaşıyoruz.
Oysa Jack London'ın anlattığı dünyada her şey sadece birkaç gün içinde değişiyor. Şehirler, kurumlar, yasalar, zenginlikler, unvanlar ve insanların büyük önem verdiği bütün o şeyler bir anda anlamını yitiriyor. Geriye sadece hayatta kalmaya çalışan insanlar kalıyor.
Bu noktada kitap çok rahatsız edici bir soru soruyor: Bugün uğruna stres yaptığımız şeylerin kaçı gerçekten kalıcı?
Belki de uygarlık sandığımız kadar güçlü değil. Belki de bizi "uygar" yapan gökdelenler, teknolojiler veya makamlar değil; bilgi, kültür ve onları gelecek nesillere aktarabilme yeteneğimizdir.
Kızıl Veba'nın asıl felaketi salgın olmayabilir. Asıl felaket, insanların yüzyıllar boyunca oluşturduğu bilgi birikiminin, kültürün ve ortak hafızanın yok olmasıdır.
Tarih bize aynı gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor: Güç geçer, zenginlik geçer, insanlar geçer, hatta uygarlıklar bile geçer.
Belki de bu yüzden kendimize şu soruyu sormalıyız:
Bir gün yok olabilecek şeyler için mi yaşıyoruz, yoksa bizden sonra da değerini koruyacak şeyler için mi?