İsterdim ki, çocukluğu ve ilk gençliği ateşe veren ve insanı neden yandığı konusunda kendine karşı bile dilsiz eden bu sis, bu duman aklımı da alarak uçsun gitsin. Ve o tütene bakıp ben neyi ne için kaybettiğimi bileyim. Şimdi bilmesem sonra bileyim, ben bilmesem başkası bilsin, başkası bilmese akıl “Evet, ben başımı bırakıp gittiydim,” desin. Niye acı çektiğini bilmeden acı çekmek ve bunların hiçbir yere ve hiçbir şeye ulaşmaması beni kendi acımın bile yanında ya- bancı bıraktı. Sanki ne kadar yemin etsem yalancı da bırak- tı. Kendimi anlatırken bir hikâye anlatıcısının sathîliğinde bıraktı. İnandırıcı olmaya çalışırken elde üstüpü kendimi cilalarken görüp bezi elimden kaydırdı. Hangi görüntü gerçek, resmedip anlatılan, anlatırken yapılan ilaveler kimin, yaşıyor muyum bir hikâyenin üzerinden mi geçiyorum, bu basılan yer bu iz kimin, daha iyi daha gerçek acılar çekmiş geçmişin mi, anlamaz hâlde bıraktı. Ayıklamaya kalktığımda aç bıraktı. Ayıklarken ilk ele gelen sen oldun. Senden çok ayrı bir zamanda ben oldum. Arkana bakabilseydin ey ruh beni görürdün. Ama giderken ruhtan bir teselli esirgenir, seni sonra sevecekler denmez, gök gücenik ve mahzun bakış sever.
Yüksek ruh yüksek acıya ihtiyaç duyar, onu arar o kadarı yüzeyde ama yüksek acı nerde bulunur, acının bile yükseği aslında ne nadir ve pahalı, o da insan seçiyor, haklı, hem de ne haklı. Kibri, marazı, mazbut veya azgın ahmaklıkları,yok’a üzülmeyi, kıyası, kendine acımayı, ele geçiremediğini düşünmeyi... sıyırırsan yüksek acı nerdedir? İnsan iyileşirse derdin de, yani kendinin de daha uzağına mı düşer, efsûs ki şifa hastalığın dibinde midir?